Vatan yahut Hasankeyf


Bu makale 14 MAYIS 2011, Cumartesi 22:37:03 eklenmiştir.
Şefik KANTAR

 Bir toprak parçasını vatan yapan, ondaki manevi hazinelerdir. Taş, mermer, tuğla vs gibi maddi unsurlar, ancak maneviyat harcıyla yoğrulmuşsa bir anlam ifade ederler.

İnsanların ve cemiyetlerin iç dünyalarını yansıtan değerlerin geleceğe bıraktığı yaşayan mirasa kültür diyoruz. Kültür, insan insana, insanı vatana bağlayan değerler bütünüdür. İnsan ile vatan birbirinden ayrılamaz iki kavramdır. Bir toprak parçası insan ile vatanlaşır. Bir insan vatanı ile tarif edilir, onunla anlamlı hale gelir. Topraktan gelip toprağa gidecek insanın, varlığı da toprak iledir.

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaş grubu ile yaptığımız Diyarbakır-Batman ziyareti çerçevesinde uğradığımız Hasankeyf, bana nedense Namık Kemal’in ’Vatan yahut Silistre’sini hatırlattı. Sular altında kalmasına hükmedilmiş Hasakeyf ile düşman kuşatması altındaki Silistre’de bir kader paralelliği hissettim.

Bin yılı aşkın bir süredir bize vatanlık yapan bu toprakların bizi birleştiren değerlerini, Konya’da, Eskişehir’de, Söğüt’te, Hacı Bektaş’ta, Harput’ta, Hasankeyf’te, Çanakkale’de görebiliriz. Yunus Emre olmaksızın Mevlana, Hacı Bayram olmaksızın Hacı Bektaşi Veli eksik kalacağı gibi, Hasankeyf’siz bir vatan da eksiktir. Bu nedenle, değerlerimizin her birinden koparılacak bir tuğla, sadece tarihi bir mirastan bir tuğlanın eksilmesi değil, müşterek kültür ve manevi iklimimizden bir unsurun yok edilmesidir.

Hasankeyf, antik geçmiş dönemine ilaveten, Eyyubiler ve Artuklular nezdinde vücut bulan, Moğol istilaları altında çelikleşen, İdris-i Bitlisi’nin Osmanlılar ile anlaşmasıyla mühürlenen tarihi kardeşliğin önemli sembollerindendir. Orada ’sen’ veya ’ben’ yok; orada tüm yönleriyle ’biz’ durmaktadır. Haçlı Seferleri karşısında hilalin bayraktarı Selahaddin ile Kılıçarslan kim idiyse, Medine Müdafaası’ndan Çanakkale’ye kanını, canını hilalin uğruna veren isimsiz nefer kim idiyse, ’biz’ dediğimiz kavramda sembolleşen ’insan’ da odur.

Hasankeyf’te, bize bilgi vermek çabası ile etrafımızda koşuşan 8-10 yaşlarındaki birbirinden sevimli çocukların gözlerindeki ışıltıda işte o ’insan’ı gördüm. O gözlerde, siyasetin kirli tezgahlarından habersiz, menfaat şebekelerinin akılalmaz tuzaklarından uzak; geçmişi geleceğe aktarmak isterken, insanı insana bağlayan ögeleri ilmil ilmik işleyen, coğrafyamızın saf ve temiz samimiyeti okunuyordu. Ve o gözlerin, Edirne’deki, İzmir’deki, Konya’daki, Trabzon’daki çocuk gözlerinden bir farkı yoktu.    

Kendi öz mefhumlarımızla ele aldığımızda, kişilerin Türk, Kürt, Arap, Zaza, Acem, Laz, Çerkez vs diye adlandırılmasında, onların ’birbirlerini tanımaları’ dışında bir özellik yoktur. Üstünlük, doğuştan sahip olduğumuz etiketlerde değil, hayat süremizce yaptığımız iyilik ve güzelliklerdedir. Batı’dan ithal kavramlara göre değerlendirdiğimizde ise, her isimlendiriliş dünyevi bir kavga nedenidir; sanki insan dünyaya kavga için gelmiştir.

Günümüzde hepimizin şikayeti, toplum hayatımızı çevreleyen, bizi zaman zaman ümitsizliğe sevkeden yakıcı ve yıkıcı şiddetin devamıdır. Bence bu cangıldan çıkışın en önemli ögelerinden birisi, hayata kendi dünyamızın penceresinden bakabilmektedir. Birbiriyle tanışanların, anlaşanların oluşturduğu bize ait ’millet’ ile birbirleriyle çatışanların oluşturduğu ithal ’millet’ kavramını ayırdedemediğimiz müddetçe bu didişme sarmalından çıkmamız mümkün değildir.

Peki, bu didişme, bu ısrarla sürdürülmek istenen kavganın sonucunda nereye varılır? Daha açık söyleyişle bir çoklarının korktuğu gibi Türkiye bölünür mü? Veya bu yaşananlardan sonra sakin bir limana demir atmamız hala mümkün müdür?

İnsan bölgeye ve bölge insanına yakından bakınca; dilin, lehçenin, etnik kökenin ve ayrı siyasi inançların bölünmek, parçalanmak ayrışmak için yeterli sebep teşkil etmediğini daha iyi görüyor. Birlikte yaşanan tarih, birlikte oluşturulan kültür, birlikte yöneldiğimiz kıble durdukça, ne muhteris politikacıların oyunları, ne karanlık mahfillerin entrikaları, ne de yabancı odakların süfli çabaları geleceği birlikte inşa etmemize engel olamaz.

İçinden geçmekte olduğumuz sancılı dönem tarihimizin ilk sancılı dönemi değildir. Diğerleri gibi bu da aşılacaktır ve nehir akması gereken mecrada akacaktır. İnsan unsurumuz, dünya üzerinde bulamayacağımız samimiyettedir ve ayrışamaz bir ortak kültüre sahiptir. Diyarbakır’da selam verip yol sorduğumuz esnafların ilk tepkileri bizleri yemeğe, en azından çay içmeye davet oldu. Manisa’da da, Yozgat’ta da, Burdur’da da benzer manzaralarla karşılaşırsınız. (Almanya’da bir yıl dolaşın böyle bir şeyle karşılaşmazsınız.) İşte, insanları bir bütün haline getiren kültür dediğimiz harç budur. Bu harçla birbirine bağlı toplulukları devlet olarak, parti olarak, örgüt olarak yaptığınız yanlışlarla birbirine kırdırabilirsiniz, ama asla bölemezsiniz. Gün gelir bu halk, hangi kökenden gelmiş olursa olsun karanlık odaklara yaşananların hesabını sorar ve ilerde bu günkünden kat kat güzel olacağına inandığım tarihini yaşamaya ve yazmaya devam eder.
 

Şefik KANTAR

 

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Magazinavrupa.com
© Copyright 2013 Magazinavrupa.com. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haberler alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
Kadına Şiddet
Anayasa Haberleri
Trafik Kazaları
Yerel Seçimler
SPOR
Galatasaray
Fenerbahçe
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
Recep T. Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
AKP Haberleri
EĞİTİM
Eğitim Haberleri
Eğitim Bakanlığı
A.Ö.L.
Eğitim Portalı
DÜNYA
Avrupa Haberleri
Amerika Gündemi
Suriye İç Savaş
Almanya haberleri