Yakın Çağ Karamsarlığında Bir Araf Tasviri: Spor ve Irkçılık


Bu makale 2019-02-19 16:07:37 eklenmiştir.
Haydar Haluk Ceylan

Takvimler 1936 yılının yaz mevsimini gösterirken, Berlin olimpiyat tarihinin belki de en ilginç oyunlarından birine ev sahipliği yapıyordu. Hitler, uluslararası kamuoyunun, birçok yabancı izleyici ve gazetecinin takip edeceği olimpiyat oyunlarını iktidarını meşrulaştıran barışçı ve tolerans sahibi bir Almanya izlenimi yaratabilmek için bir fırsat olarak görüyordu. Öte yandan Alman takımının olimpiyatlarda göstereceği başarı Hitler’in ‘arı ırk’ teorisini de destekleyecekti. Nitekim olimpiyat oyunlarının sonunda Almanya en yakın rakibi Amerika Birleşik Devletleri’nden tam otuz üç madalya daha fazla kazanarak büyük bir başarı yakaladı. Fakat 1936 Yaz Olimpiyat Oyunları’ndan akılda kalan Almanların bu büyük başarısından ziyade Uzun Atlama finalini Alman rakibi Luz Long’un önünde bitiren Amerika Birleşik Devletleri temsilcisi siyahi atlet Jesse Owens oldu. Rivayete göre Owens’ın elini sıkmak istemeyen Hitler, yarıştan sonra stadı terk ediyordu. Rivayetler gerçekleri işaret ediyor mu bilinmese de Owens’a gerçek büyük haksızlığın ülkesine döndükten sonra yapıldığı aşikar. Olimpiyatlardaki başarısının ardından dönemin Amerikan Başkanı Roosevelt tarafından Beyaz Saraya davet edilmeyen Owens, kendisini küçük düşürülmüş olarak hissediyordu. Maalesef benzer olaylar olimpiyat tarihi boyunca sıkça karşımıza çıkmaya devam etti. Tıpkı 1968 Mexico City’de yaşananlar gibi. 200 metre finalin kazananı Tommie Smith ve yarışı üçüncü tamamlayan John Carlos kürsüde Amerika’da devam eden ırkçılık ve insan hakları ihlallerini protesto etmek istediler.  İkili kürsüye biri sağ, diğeri ise sol eline birer siyah eldiven takarak çıktı ve seremoni esnasında yumruklarını havaya kaldırarak sessiz bir protesto gerçekleştirdiler. Ortaya hepimizin bildiği o ikonik fotoğraf çıkarken sporcuları ülkelerine döndüklerinde kaotik bir durum bekliyordu. İkili bu hareketleri yüzünden uzun süre ülkelerinde dışlanacak ve ölüm tehditleri alacaktı.

 

Spor her zaman ilgi çeken, göz önünde olan ve kitleleri kolayca etkisi altına alan bir unsur olmuştur. Özellikle olimpiyatlar ve Futbol Dünya Kupaları yaşandığı dönemin siyasi atmosferinden oldukça etkilenmiş üstte de bahsettiğim pek çok politik figürü dünya kamuoyuna kazandırmıştır. Tıpkı bu yaz oynanan 2018 Dünya Kupası’nda da olduğu gibi. Yakın geçmişte özellikle Avrupa’da göçmen karşıtlığı üzerinden zenofobinin ve buna paralel olarak da aşırı sağın hızla yükseldiğini söylemek mümkün. Bu yükselişin bir çıktısı olarak -son yıllarda gerçekleşen seçim sonuçlarının da etkisiyle- aşırı sağın yaptığı primden kendine pay biçmek isteyen merkez partilerin söylemlerinde de popülizme kayan ve zenofobik eğilimler de görülmesi söz konusu. Belki de asıl ürkütücü olan ve gelecek için risk teşkil eden şey de merkez siyasetin kendini konumlandırdığı noktadaki bu kayış ve siyaset dilinin günlük dile yansımasıyla ırkçılığın tüm mecralarda gözle görülür olarak artması denebilir. Almanya’da oldukça iyi gözüken ekonomik verilere rağmen 2017 yılının Eylül ayında yapılan seçimlerde iktidar ortağı iki büyük partinin yaşadığı oy kayıpları ve göçmen karşıtı söylemleriyle bilinen AfD’nin seçim başarısı bu durumun en somut göstergesi. Durumu sadece Almanya özelinde ele almak da doğru değil. Avrupa’da pek çok ülkede göçmen karşıtı hareketler ve siyasi partiler bir süredir yükselişte. Belçika Eşit Haklar ve Yoksulluktan Sorumlu Devlet Bakanı’nın yaptığı anadilde eğitim çıkışı, Avusturya’da Sebastian Kurz’un iktidar olduğu seçimlerden aşırı sağcı ve göçmen karşıtı Özgürlük Partisi’nin ikinci olarak çıkması gibi pek çok örnek bu durumun bir tezahürü. Birleşik Krallık’ta Brexit kampanyası boyunca Avrupa Birliği’nden ayrılmak isteyen UKIP’in kullandığı ayrıştırıcı dili de bu listeye eklemek mümkün. Nitekim pek çok göçmene ev sahipliği yapan Birleşik Krallık artık zenginliklerin paylaşımı noktasında göçmen karşıtı bir refleksle hareket ederek Avrupa Birliği’nden ayrılma kararını uygulamaya koymanın eşiğinde. Popülizmin bu denli etkili olduğu bir siyasal atmosferde oynanan Dünya Kupası da ister istemez bu atmosferden etkilendi ve dolayısıyla hepimizin bildiği olaylar zinciri meydana geldi. Örneğin Almanya 2014 Dünya Kupası’nda zafere yürürken Özil kadronun en önemli parçalarından biriydi. Lineker’in meşhur “Futbol 22 kişinin 90 dakika boyunca mücadele ettiği ve sonunda Almanların kazandığı bir oyundur” temellendirmesi çökünce konjonktürel olarak bu yıkıntının altında kalan isimse yine Özil oldu. Kupaya damga vuran bir diğer ırkçılık vakasında ise Özil ile bir başka ismin yolu ilginç şekilde kesişiyordu. Almanya- İsveç maçının sonlarına doğru ırkçı saldırılar bu kez Türk asıllı İsveçli futbolcu Jimmy Durmaz’ı hedef aldı. Sonuç olarak kupanın yeni sahibi belki de trajik bir şekilde tüm saldırganlara cevap verircesine kadrosunun  %78,3’ü göçmen kökenli oyunculardan oluşan Fransa oldu. Keza Fransa 98’de kendi evinde kupayı kazandığında takımın en önemli parçaları yine göçmen kökenlilerdi. O dönem Front National lideri Le Pen bugün Özil’in karşılaştığı söylemlere benzerlik gösteren bir şekilde milli takımın milliliğini eleştiriyordu. Zidane’ın kupayı getiren kafa golü belki de eleştirilere verilen en iyi cevap oldu.

 

Mesut Özil’in ‘kazanınca Alman, kaybedince göçmen oluyorum’ sözünün ardında aslında bambaşka bir anlam yatıyor. Irkçılık dün doğan bir kavram değil. Yeni kıtanın yakın geçmişindeki çirkin deneyimleri hâlâ taze. 1967 yılında orduya katılarak Vietnam’a gitmeyi reddeden ve Muhammed Ali ismini alarak Müslümanlığı seçen Cassius Marcellus Clay Jr.’ın vatan haini ilan edilerek boks lisansının elinden alındığı ve toplumsal bir linçe maruz kaldığını hepimiz biliyoruz. Hem ten rengi hem de Müslüman kimliği nedeniyle ağır bir ırkçılıkla karşı karşıya kalan Muhammed Ali günümüz dünyasında pek çok insanın odasını süsleyen posterleri ile bir kahramana dönüşmüş durumda. Alman Milli Takımı’nı bırakmasının ardından Özil formalarının satışının artmasını da buna benzer bir durum olarak okuyabiliriz. Ancak ne odalarımıza dev Muhammed Ali posterleri asmak ne de kendimize bir Özil Forması alıp sokaklarda dolaşmak ırkçılığa karşı etkili bir çözüm yaratamıyor. Geriye dönüp ulus-devletlerin inşa sürecine baktığımızda Anderson’un ‘Hayali Cemaatler’  ya da Hobsbawm’ın ‘Milletler ve Milliyetçilik’ adlı eserlerine atıfta bulunarak bir ulus inşa etme sürecini somutlaştırabiliriz. Avrupa’daki ulus devletlerin yeni yerlileri göçmenler, tarihsel olarak Anderson ve Hobsbawm’ın değindiği ulusların inşasından çok sonra bu ülkelerin birer üyesi oldular. Belki de bu yüzden Avrupa yeni yerlilerin entegrasyon sürecini hâlâ bir ulus inşa etmek tabanından baktığı için mevcut sorunların çözümünde oldukça güç mesafe alınmakta. Öncelikle uyum, o insanların artık birer misafir işçi değil, ülkenin yeni yerlileri olduğu gerçeğinin kabul edilmesiyle başlayacak olan bir süreç ve bunu başarmak o kadar da zor değil. Bu noktada aşırı sağ ile milliyetçilik ayrımını iyi yapabilmenin göçmen kökenlilerin yaşadıkları yerleri vatan olarak tanımlayabilmesi açısından elzem olduğunu düşünüyorum.

 

Sonuç olarak ‘ırkçılık’ son yıllarda Avrupa’da özellikle göçmen karşıtlığı üzerinden hızla artmakla birlikte bu durum yalnızca dünün ve bugünün değil apaçık bir şekilde yarının da sorunu hâline gelmiştir. Hayatın her alanında baskı, mobbing ve benzeri pek çok kılıfla karşımıza çıkan ırkçılığın, spor müsabakalarında da oldukça sık görüldüğünü kabul etmek gerek. Son Dünya Kupası’nda Türk kökenli sporcuların başına gelenler tarih boyunca yaşanan pek çok olayın yalnızca bir benzeri. Türkiye’nin bu oyuncalara vereceği destekle hem ülke kamuoyu ırkçılık konusunda bilinçlenmiş olacak hem de 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası ev sahipliğine adaylık sürecinde rakibi Almanya’nın bir adım önüne geçecektir. Fakat bu desteğin anlık ve duygusal olmasından ziyade rasyonel bir zemine oturması gerekli. Yaklaşık üç milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye’nin bu süreci yönetme biçimi ‘no to racism (ırkçılığa hayır)’ sloganına sahip UEFA’nın karar ve tutumlarında da oldukça etkili olacaktır. Türkiye’nin adaylık sürecinde kullandığı ‘share together (birlikte paylaşalım)’ sloganının da aslında vadettiği şey bu. Sevinci ve acıyı birlikte paylaşacağımız, her türlü ayrımcılıktan uzak, huzurlu bir turnuva. Aslında küreselleşmenin yol açtığı kolay iletişim yollarıyla beraber bölgeler arası eşitsizliklerin daha görünür kılındığı günümüzde ortak bir gelecek çizmenin yolu da buradan geçiyor. Farklılıklarımızı bir kenara bırakıp daha barışçıl ve huzurlu bir geleceğin tahsisi için her bir bireyin küçük de olsa yapabileceği muhakkak bir şeyler var. Belki de hiçbirimiz Muhammed Ali, Özil ya da Owens gibi birer figür değiliz. Fakat yine de kendi yakın çevremizde olumlu değişimlere imza atabiliriz. Tüm dünyanın ağır bir imtihandan geçtiği bugünlerde umarım ortak insani değerlerde buluşabilmek mümkün olur. Umarım sevdiğim bir şarkıda da söylendiği gibi, her şeyin üstesinden geleceğimiz, birlikte ele ele yürüyeceğimiz yarınlarımız olur.

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Magazinavrupa.com
© Copyright 2013 Magazinavrupa.com. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haberler alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
Kadına Şiddet
Anayasa Haberleri
Trafik Kazaları
Yerel Seçimler
SPOR
Galatasaray
Fenerbahçe
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
Recep T. Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
AKP Haberleri
EĞİTİM
Eğitim Haberleri
Eğitim Bakanlığı
A.Ö.L.
Eğitim Portalı
DÜNYA
Avrupa Haberleri
Amerika Gündemi
Suriye İç Savaş
Almanya haberleri