TARTIŞILAN DEĞİL, TARTIŞAN OLMAMIZ ŞART


Bu makale 2018-07-12 01:07:51 eklenmiştir.
GÜNDEMİN NABZI - Muhsin CEYLAN

1961´de Türkiye-Almanya işgücü anlaşmasının ardından 57 yıl geçti. Bu süreçte artık burada tahsilini yapıp, mesleğini öğrenip; işinin ve aşının peşinde, bir kısmı da ticari hayatın içindeki Anadolu kökenli ‘yeni kuşak’, defakto buranın parçasıyken, nüfuslarıyla doğru orantılı bir nüfuza sahip değiller. ‘Nesne’likten kurtulup ‘özne’liğe geçmek için de gerekli enerji olmasına rağmen, buralılığın felsefesini oluşturamadığımızdan, hala ‘öteki’liğimiz devam ediyor. Ülke kültür ve entelektüel dünyasında varlığımızdan bahsetmek maalesef imkansız. Bunun Almanya’nın biz yeni yerlilere bakışıyla alakası olduğu kadar bizim de; iki derede bir arada kalmayı tercih etmemizle çok yakından alakası var. Mağduriyet edebiyatı yapmak, en çok tercih ettiğimiz metotlarımızdan biri.

 

Dünyada çıkarılan kriz ve çatışmalar, tabii olarak ülke asli yerlileriyle yeni yerlilerini karşı karşıya da getiriyor. Nasıl mı? Almanya’da yapılan her mülteci tartışmasının baş kavramı İslam yani Müslümanlar. Batı’da, İslam denildiğinde ilk akla gelen ise; Türkiye ve Türkler. Buna son yılların ‘Erdoğan düşmanlığı’nı da eklediniz mi, tablo tamamdır! Erdoğan’sız, İslam’sız, Türkiye ve Türklersiz tek bir tartışma, yorum veya haber görmemiz mümkün değildir. Bir de buna Almanya politik aklının popülist yaklaşımlarını eklediniz mi, kumpasa alınmışlık pik yapmıştır, demektir. Peki böyle bir zeminde insan kendini nasıl hisseder, hissetmeli? Daha doğrusu buradaki edilgenlik, şekillendirilmek, bizim yaşamaya mahkum olduğumuz bir süreç olarak mı görülmeli? Yoksa birisi çıkıp; ‘Göçmenliğin tabiatında ötekileştirilmek de vardır’’ mı diyecek? Buralı olmayı, toplumunun her yönüyle asli bir unsuru olarak mı, yoksa ‘yabancı bir göçmen’ gibi ‘bir iş ilişkisi / çalışan- çalıştıran’ içinde bulunmak olarak mı görüp yaşayacağız? Ne diyordu İsviçreli edebiyatçı Max Frisch: "Biz işgücü çağırdık... Ama insanlar geldi."  Evet, buradaki, ‘insanlar geldi’nin tüm gerekliliklerini hep beraber amasız, fakatsız yerine getirmek, ihtiyaçlarını gidermek için her türlü ayak bağlarına rağmen katkı sağlamaya mecburuz. 57 yıllık savsaklama yeterli olmalı, değil mi?  Alman devlet aklı, beni temsil etmeyen ve asla da yetki vermediğim ‘Göç ve Göçmenler/ İslam ve Müslümanlar Tartışmaları’ tiyatro sahnelerine oyuncu olarak seçip sürdükleriyle, benim hakkımda konuşup tartışıp politikalar, gündemler oluşturma, manşetler atma, sahip olduğu ‘güç’le buradan Türkiye’yi terbiye etme girişimleri gibi kötü ve ucuz alışkanlığını daha fazla uzatmadan terketmeli. Türkiye de buradaki ‘bizi’, Almanya veya başka bir Avrupa Birliği üye ülkesiyle yaşadığı ister gerilimli ister mutlu ilişkilerde, hamasi retoriklerle hazır kıta olarak görmenin yanlışlığının bizlere zarardan başka birşey getirmediğinin farkına varıp, duygusallık yerine rasyonaliteye dönmeli. Her dem kaybedenler olmaktan bıktık.

 

UYUMDAN KASTEDİLEN, GÖRÜLDÜ!

24 Haziran seçimleri öncesi ve Referandum oylaması sonrasında yaşanan bilhassa iktidar partisine yönelik Federal Meclis’ten apar topar çıkarılan ‘yasak’ların, Almanya’nın ‘kurumsallaşmış demokrasi’sine yakıştığını söyleyebilecek akıl ve izan sahibi tek bir ferdin olabileceğini düşünen yoktur herhalde. Bu yasak ayıbını, Türkiye’deki siyasi uygulamaları gerekçe gösterip haklı çıkmaya çalışmak, iki yanlışın bir doğru etmediğini unutmak demektir.

 

Son örneklerden biri de, Alman milli takımında oynayan Özil ve Gündoğan’ın Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan ile İngiltere’deki resim verme olayı. Almanya’nın ‘uyumda örnek’ olarak gösterdiği bu iki ismin, hemen Almanya Cumhurbaşkanı Sayın Frank-Walter Steinmeier tarafından Bellevue Sarayı’na çağrılıp, ‘ayar çekilmesi’ ayıptan da öte bir olaydı. Bu ’’davet’’te neler konuşulduğunu hiç eksiksiz bilmek isteriz. Gençler Özil ve Gündoğan’ın, bu tartışmalar eksenindeki adeta üç maymunları oynamalarının para dışındaki sebeplerini merak edenlerdeniz. Alman medyasının Özil ve Gündoğan ile ilgili, yazıp çizdiği, konuşup tartıştığı ülkenin medya tarihine haberciliğin kara lekesi olarak geçti. Tartışmalara dahil olan bazı yarım akıllı politikacıların cümlelerini de arşivimize attık. Bu son iki olayda,

bir ara okuduğum; ‘Siyahiler, olimpiyattan olimpiyata Amerikalıdır’’ ve „Gol attığımda Fransız’ım, atamadığımda ise Arapım“ diyen Cezayir asıllı Fransız futbolcu Karim Benzama’nın bu cümlesi aklıma geldi. Alman futbolculardan isimleri unutulmuş Basler, Effenberg ve Türkiye dostu(!?) Christoph Paul Daum’da, döktürdüler. Dilime Daum ile ilgili pis cümleler geliyor da, elim yazmaya varmıyor... Karakter(sizlik)lerini gördük. Almanya’da Türkiye’deki büyük spor kulüplerimizin derneklerinin oluşturdukları federasyonlar var. Bunlardan Özil ve Gündoğan tartışmalarına ciddi bir açıklama geldi mi, bilen var mı? Yok ise, bilet işleriyle uğraştıklarından vakit mi bulamadılar acaba? Yine en küçük yerleşim biriminde bile faaliyetteki Türk futbol kulüblerinden de bu akıllara ziyan linç kampanyasıyla ilgili dişe dokunur bir açıklama veya bir tepki etkinliği niye yapıl(a)madı acaba?        

 

Almanya’daki ‘uyum’ konusundan kastedilenin asimilasyon olduğu ayan beyan ortaya çıktı. Gönüllü olarak asimile olmak isteyenlere diyecek bir söz olamaz. Ama unutmayalım; asimilasyon yozlaştırma, köklerinden koparma, farklılaştırıp baskın olana benzetme, evrensel insanlık suçudur, insanlık suçu. Fiziken öldürülmeyen ferdin, kültürel katlidir. Bırakın isteyen istediğini olsun. Çok kültürlü ve farklılıklarla birlik içinde yaşamak hayal değil, mümkündür asli yerli Beyler, Bayanlar! Bu farklılıklara tahammülü olmayanlar sadece ırkçılardır. Ya ırkçı olduğunuzu deklare edin, ya da çokkültürlü bir toplum olarak barış ve huzur içinde birlikte yaşamanın yollarını açın. Başka üçüncü bir yol yok. Varsa açıklayın, bizler de öğrenelim. Aleni ifade etmekten korkup tırstığınız, tek tipli ve dayatmacı bir modern devlet ve toplum olma arzusunu bırakın, bunun iması bile Almanya’ya asla yakışmayacağı gibi bugünkü ülke içtimai realitesi buna müsait değildir. Zorlamalar olursa, bu da başta sosyokültürel kaoslara davetiye demektir.

 

AİDİYET VE GELECEĞİN PARADİGMALARI

 

Avrupa Türkleri, kök kültür değerleriyle yaşadıkları ülkeleri vatan edinmiş ve oraların yeni yerlileridir. Bu Avrupa’nın yeni yerlilerinin Hristiyan kültürlü asli yerliler ile içinde yaşadıkları toplumun geleceğinin şekillendirilmesinde yeni bir yol, yeni bir düşünce sistemine ihtiyacı vardır.  Her alanda sürekli bir değişim içinde olan Avrupa Türkleri aidiyetlerini ve gelecek paradigmalarını şekillendirecek; Avrupa Türkleri Kültürel Kimlik Felsefesi’ni yani Avrupa Türk Düşüncesi’ni ivedilikle oluşturmaya mecburdur. Kalıcı ve yapıcı olan en değerli güç de bilgi ve düşünce gücüdür. Bunun için de bağımsız ve bağlantısız olan Avrupa Türkleri Düşünce Platform’u aktifleşerek, fütürist tezler oluşturup adabıyla tartışarak buna ciddi katkılar sunabilir. Yiğit düştüğü yerden kalkar, diye bir söz vardır. Buradan anlaşıldığı üzre, çeşitli sıfatlarla anılan Avrupa Türkleri, ne olup olmadığını kendisi netleştirip buna gereken kamusal aklı da oluşturmaya mecburdur. Kendi içinde verdikleri hizmetlerle yine kendilerine göre kurumsallaşmış yani maddi ve fiziki imkanlara sahip ve hatta tek gayeleri madden ve fiziken büyümeye evrilmiş sivil toplum kuruluşlarımız bu aktif ve yaygın düşünce üretecek kurumsal yapılara omuz vererek, yanlışlarını belki bir nebze de olsa topluma affettirebilirler. Avrupa Türkleri olarak ne resmi ne de sivil bir kurumda ciddi bir veri tabanımız bile mevcut değildir. 40 milyona 70 milyona genel merkez camileri yaptıranlar ve bunlarla Almanya Türklerine hizmet ettiklerini sanıp çeşitli havalara giren STK Yetkilileri, Almanya Türklerinin acil ihtiyacı; içlerinin dolması mümkün olmayan mekanlar oluşturmaktan önce kendilerini tarif eden kültürel kimlik felsefesinin oluşturulup, kurumsallaştırılmasıdır. Vizyonunuzu tanıdığımdan ‘Bu da ne?’ diyeceğinizi biliyorum. Vizyonunuz yetmesede sakin olun; bu iş için sizlere katkı sağlayabilecek toplumun her kesiminden çok sayıda isim, özne sunabiliriz. Yeterki, sizler buralılığın gereğini yerine getirmeye biat ve itaat talep etmeden, hazır olduğunuzu söyleyin. Toplumun akledenleri farkında: Sizler, kurumsal iç yanlış ve sıkıntılarınızdan şikayetçi değilsiniz. Rahatsızlığınız, asabileşmeniz hatta elinizdeki imkanlarla düşman(!) olarak tanımlayıp sanık sandalyesine oturttuklarınızı terbiye etmeye kalkışmanız, bunların kamuoyuyla paylaşılmasından. Korkunun ecele faydası yok, demiş eskiler. Artık günümüzde, hiç ama hiç birşeyi gizli tutmak mümkün değildir. Zaten gerçeklerin elbet bir gün, bu içinde yaşadığımız çağda da çok ama çok çabuk gün yüzüne çıkma gibi bir alışkanlığı başka bir ifadeyle imkanı var artık. Dünyamız adeta köyleşirken, haberleşme imkanları da o nisbette çoğaldı. İlkokullarda bile dijitalleşmenin ve yapay zekânın tartışıldığı günlerdeyiz. Elinde dokunmatik bir telefonu olan ve isteyen her fert, artık bir gazete, dergi, radyo, televizyon sahibi. Böyle bir ortamda istediğimiz kadar işini bilen cin olalım, artık hiç birşey, uzununu bırakalım orta vadede bile gizli kalamaz ve kalmayacaktır. Onun için herşeyimiz şeffaf, adil, ahlaki, dürüst ve layıkıyla yani kısacası insani olmalı. Biz istesek de istemesek de, mış gibili, miş gibili dönemler onların zihniyetleriyle birlikte tarih oldu. Boşuna ayak diremenin manası yoktur. Zira kaybedenlerimiz, tarihe gömülmüş zihniyette devam etmek isteyenlerimiz olacaktır. Bu dostane uyarımızın sizler için tünelden önceki son çıkış olduğunu da unutmayın.   

 

Toplayacak olursak, Batı’nın kendi düşünürlerinin de yüksek sesle ifade ettiği gibi; bu yaka yani Batı, çıkmazda(1).  Demokrasi, insan hakları, evrensel hukuk, özgürlükler, çok kültürlülük ve birlikte yaşam vurgusunun her geçen gün azaldığı insanlık düşmanı otoriter eğilimlerin arttığı süreçte, milli ve dini değerlerimizin insanlığa evrensel mesajlarını kendi kavramlarımızla sunmanın yollarını arayarak, (Kıytırık basın açıklamalarını kastetmediğimizi belirtelim) içinde yaşadığımız ve yeni yerlileri olduğumuz topluma bir nefes olabiliriz. Bu aynı zamanda konjonktürel olmaması gereken insanlık görevimiz olmakla birlikte ‘nesne’likten ‘özne’liğe geçme için bir fırsattır da. Reddi mümkün olmayan kuvve halinde mevcut bu güç ve birikimimizin fiiliyata dökülmesinde zihnen, fikren ve fiilen katkı sunmaktan yana olanlarımız, buyursun bir adım öne çıksın. Bekliyoruz Efendim...

 

 

 

(1)  Yazıda faydalandığım kaynaklar:

‘Öteki’ olmak, ‘öteki’yle yaşamak / Jürgen Habermas

Düşün ve Bilim Alanları / Prof. Dr. Niyazi Kahveci

Allah’a Bir  Ev Yapmak / Şefik Kantar

Garp’ın Gökkubbesi Altında Türkler / Mahmut Aşkar

Almanya’da Türk Kimliği /Dr. Erkan Perşembe

Kimlik Pazarlığı / Riva Kastoryan

Medya Demokrasisi / Thomas Meyer

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Magazinavrupa.com
© Copyright 2013 Magazinavrupa.com. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haberler alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
Kadına Şiddet
Anayasa Haberleri
Trafik Kazaları
Yerel Seçimler
SPOR
Galatasaray
Fenerbahçe
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
Recep T. Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
AKP Haberleri
EĞİTİM
Eğitim Haberleri
Eğitim Bakanlığı
A.Ö.L.
Eğitim Portalı
DÜNYA
Avrupa Haberleri
Amerika Gündemi
Suriye İç Savaş
Almanya haberleri