Önce Hayat Tarzını Sonra Dünyayı...


Bu makale 2018-01-26 06:09:49 eklenmiştir.
Mahmut Aşkar

Herhangi bir şey eleştiriliyorsa, orada –eleştiren kişiye göre- eksik veya yanlış olan şeyler var demektir. Bundan bağımsız olarak, eleştirmek kolay, çözüm üretmek ise zordur. Tahammül sınırları aşılmadan yapılan haklı eleştiri, eksiğin tamamlanmasına, yanlışın düzeltilmesine ve doğrunun bulunmasına yardımcı olur. Ne var ki, başkalarını eleştirmekte pek mahir olan biz, sözkonusu kendimiz ve bizden saydıklarımız olunca, hemen savunmaya geçer, gelen eleştiriye kulak tıkarız. Daha düne kadar ülkemizde belirleyici, hükümran zihniyetin hayat tarzını eleştiren kesimin kendisi, bugün itibariyle hükmeden konumuna gelince; dozu giderek artan ve değişik cephelerden gelen bir eleştiriyle karşı karşıya kaldı. İşin siyasî tarafını bir kenara bırakacak olursak, en çok da kendi değerleriyle çelişen hayat tarzı eleştirinin esasını oluşturmaktadır. Meselâ, sade bir dindarlık ve ona göre yaşantı biçimi yerine, gösteriş ve tüketime dayalı “moda dindarlık”; bir tarafta müslümanca ibadet, diğer tarafta kapitalistçe bir hayat tarzı en çok eleştirilen konulardır.

Ananevî cemiyet yapımız bozuldukça, irili ufaklı çeşitli dernek ve meslek kuruluşlarının da, küreselleşme öncesi döneme kıyasla, etkinliği giderek azaldı. Değişik sosyal kesimleri, düşünce ve meslek gruplarını temsil eden sivil toplum kuruluşları, toplum yapısına dinamizm kazandırır, sosyal kesimler arasındaki dengeyi sağlar ve topluma ayna tutar. Sanayileşmeye paralel olarak şehirleşme süreci kontrollü bir şekilde götürülebilseydi, bize has cemiyet yapımız yine de değişime uğrardı ama bu kendimize özgü bir değişim olurdu. Denilebilir ki, onların yerini Türkiye gündeminden hiç düşmeyen dinî cemaatler aldı. Cemaatlerin gündemden düşmemeleri, topluma yararlı hizmetler sundukları, çağın şartlarına uygun birer eğitim yuvası hâline geldikleri anlamına gelmez. Şahıs bazında sivrilmeler (dikey büyüme) belki de en çok sözkonusu cemaatlerde uygun zemin bulabiliyor, çünkü orada istismara son derece müsait bir toplum yapısı ve paylaşılan kutsal değerler var. Felan ya da filan cemaat, bir popstar kadar meşhur olmuş hocasının adı ve ünvanıyla zihinlerde yer etmişse, orası da küreselleşen dünyanın yörüngesine girmiş demektir. Orada da artık ilkeler değil, fenomenleştirilen şahıslar öncelik kazanmıştır.

Dikey büyüme

            Birbirine omuz vererek (yatay) büyüyen toplumun veya camianın aksine dikey büyüme, omuzlara basarak, birilerini alt ederek üste çıkmadır. Tıpkı dikey büyüyen şehirlerin çok katlı ve şehre tepeden bakan yalnız binaları gibi... Ferdiyetçiliğin öne çıktığı Batı tipi toplum anlayışı cem, cami, cemaat, camia, cemiyet kültürünün şekillendirdiği bizim gibi toplumları da etkisi altına aldı. Eskiden camiaya dahil olmak, topluluktan bir fert olmak niyetiyle kollektif bir hayat tercih edilirken, şimdilerde insanların omuzlarına basarak yükselmek niyetiyle bir grup ya da topluluğa dahil olunuyor. Niyet kötü... Çağın kuralları, acımasızlığı, ezilmemek için ezmek, yükselmek için üste çıkmak ve alttakinin feryadına kulak tıkamak gerektiriyormuş (!)... Dostluklar, yoldaşlıklar ve fikirdaşlıklar gibi, birçok ortak değerler de böylece dikey yükselişin kurbanı olmaktan kurtulamaz. Sivrilmek, zirveye tırmanmak için her yol mübahtır artık. Sözde birlikte hareket ettiklerinin omuzlarına basarak yükselmeği hedefleyen kişi, bugün kaybettiği dostlarından ve sarsılan itibarından daha fazlasını, hedefe ulaştıktan sonra elde edeceğinden emindir. Çevresindekilere bakındığında, toplumdaki genel gidişatla birlikte siyasî güç, mevki-makam ve servet sahibi insanların etrafında pervane kesilmiş “dost” ve “arkadaş” grubu onu cesaretlendirir. Bugün omuzlarına bastığı insanları gücendirse de, yarın zirveye ulaştığında, daha çok yeni “dost” ve “arkadaş” edineceğine kesin gözle bakar. İsmet Özel’in dediği gibi: “İnsanlar artık aya, güneşe, Lât ve Menât putuna tapmıyor ama devlet adamlarına, piyasaya, makinalara teşkilatlara, teorilere tapıyorlar. Yeni putları mukaddes kılabilmek için kitaplı dinleri terkediyorlar. Bu tarz putperestliğin Doğu’da ve Batı’da birbirinden farkı yok.(1)” Evet, bu tarz putperestliği Batı tipi modern toplum yapısına özenen bizde de görmek mümkün. Asıl tehlike ise, dinini terk etmeden yeni ilahlar edinenlerin giderek çoğalmasıdır. Ali Şeriati’nin, “dine karşı din” dediği böyle birşey olsa gerek... Çağdaş insanın en büyük hastalığı yabancılaşmadır: Kendine, çevresine ve değerlerine yabancılaşma ya da yabancılaştırma... Hiçbirşey durup dururken bir başka şeye dönüşmüyor veya kendiliğinden olmuyor. Tüketim merkezli bir hayat tarzının, çağdaş insanın yaratılış fıtratına ters düşmesi, E. Fromm’un tabiriyle, “yabancılaşma”nın başlıca sebebidir.  “Modern insanın muzdarip olduğu hastalığın adı, yabancılaşmadır” diyen Fromm, bunun izahını da yine kendisi yapıyor: “Aslında yabancılaşma nedir? Bizim Batı toplumu içinde yabancılaşma önemli bir rol oynamaktadır. Fakat bu, “yabancılaşma” kavramı adı altında değil de, Peygamberlerin kullandığı gibi, “putperstlik” adı altında önemli bir rol oynamaktadır. (2)” Cahiliye döneminde insanların taptıkları putlarla bugünkü putlar arasında şekilde farklılık olsa da, öz aynıdır: Allah’tan başka nesne veya özneleri ilah edinmek ve onlardan medet ummmak... Yazara göre, Batı tipi toplumlarda modern insanın kendinden uzaklaşmasının ve insan olan kendisine yabancılaşmasının asıl sebebi putperestliktir! Bu putlar bazen şahıs, bazen güç (devlet, iktidar), bazen de insanın kendi yaptığı teknolojidir. Vahşi kapitalizmin tüketim çarklarında şekillenen insan diplomalı, mevki-makam sahibi ve müreffehtir fakat “adam” değildir. Hikâyeyi bilirsiniz: Oğlunun tavırlarını beğenmeyen baba, her defasında ona, “oğlum sen adam olmazsın” der dururmuş. Yüksekmekteplerde okuyan oğul da nihayetinde kaymakam olmuş ve günün birinde iki jandarma göndererek babasını, görev yaptığı kaymakamlığa getirtmiş. “Baba sen bana hep adam olmazsın diyordun ama gördüğün gibi ben okudum ve kaymakam oldum” deyince, Anadolu irfanına sahip baba da; “Oğlum, ben sana okuyamazsın demedim, adam olmazsın dedim. Sen adam olsaydın babanı ayağına getirtmez, babanın ayağına gelirdin” diyerek cevabı yapıştırmış.

“Seksenler, en geç doksanlardan itibaren Batı toplumlarının temel dinamiği köklü biçimde değişti (3)” diyen O. Nachtwey, kolektif yükseliş sürecinin de sona erdiğini, iddialarına ilave ederken; geleneksel toplum yapısının ferdiyetçilik lehine bozulduğuna işaret ediyor. Bunun tezahürlerini zaten kendi toplumumuzda da epey zamandan beri görüyoruz. Şehirlerimiz gibi toplum yapımız da yatay büyümeyi terk ederek dikey büyümeğe boyun eğince, nihaî hedefinde dünyayı değiştirmek olan insanlar da, kendilerini değiştirmekten aciz kalmaya başladı. Hayata “biz” merkezli bakanlar artık “ben” merkezli bir hayat anlayışının yörüngesine girdiler. Onların nihaî hedefleri bir ömürle sınırlı olduğundan, kendilerinin olmayacağı bir dünya, onların ilgi ve sorumluluk alanının dışındadır.

Yatay büyüme
 
           İnançlar, ideolojiler ve siyasî hareketlerin varoluş sebebi, kendisine göre insanın huzur ve mutluluğu içindir. Bu gaye istikametinde gelişen hareketler, yatay olarak büyür: İnsanlar birbirine omuz verir, dayanışma içinde olur ve omuz omuza bir toplum oluşur. Yatay büyüyen şehirlerdeki yapılanmada da, yan yana ve karşı karşıya birliktelik, komşuluk, geçişkenlik vardır. Semtler, mahalleler; cemaati, topluluğu, semt ya da mahalle sakinlerini bağrına basar. Herkes birbirinden haberdar, her birinin gözü diğerinin üstündedir. Büyüme hedefi yakalandıktan sonra bu tür yapılanmaların birçoğunda, toplum için beslenen idealizmin zamanla şahsîleşmesi gerçeği, insan zaafiyetinin bir neticesidir. Asıl bu noktadan sonra inanmış insanların, dava adamlarının para, güç ve şöhretle imtihanı başlar.

Ülke ve milletimiz adına, (aşağıda bahsettiğimiz) üç farklı görüşün şekillendirmesinden doğan Türkiye manzarasını hayal etmek bile insanı heyecanladırır: Kültür emperyalizmine karşı şuurlu kültür milliyetçiliği, küresel sermayenin vahşi kapitalizmine karşı emekçinin hak-hukunu gözeten sosyal demokrasi ve insanlığa dünya ve ahiret saadeti bahşeden evrensel bir din anlayışının ete kemiğe büründüğü bir Türkiye gerçek olabilir. Bunun için; eğitilmiş bir toplum ve marjinal olmayan her siyasî, fikrî ve dinî hareketin kendini aşan, bayraktarlığını yaptığı ilkeleri kendi hayat tarzına yansıtan çekirdek kadrolarla ülke sathına yayılan yatay büyüme tercihimiz olmalıdır. Aksi hâlde, mevcut Türkiye gerçeğinde olduğu gibi, bugünden yarına türeyen zenginler, hak etmediği derecede sivrilen kişiler, toplum üzerinde etkili popülist siyasîler ve güce biat eden aydın-ulema zümresinden oluşan bir tabloyla karşı karşıya kalırız.

Her ülke, kendini aşan insanların öncülüğünde, onların  omuzlarında ya da onlarla omuz omuza hedefe ilerler. Bu yarıştan geri kalmış her ülke de, kendini aşamayan, halkının omuzlarında yük olmaktan öte bir marifeti olmayan öncülerin yüzünden çağdaşlık yarışını kaybedenler listesinde yerini alır. Dikey büyümelerin şekillendirdiği toplumların stk’larından devlet çarklarının işleyişine kadar, sosyal hayata dair her şeyin gidişatı, kural ve kaidelere göre değil, başkanın, liderin tavrına göre belirlenir. Bu yüzden bizim gibi toplumlarda; yoluna feda olurum dediği “ülkü”sünün hayata geçirilmesi uğruna nefsinden fedakârlık yapamayan “dava adamları” yüzünden her idealist düşüncenin ürünü görüş, zihinlerde sadece “hoş bir sedâ” olarak kalmaktan öteye gitmiyor.

Hayat tarzından başlamak

Mensubu olduğumuz siyasî partinin veya savunduğumuz dünya görüşünün illâ da iktidara gelerek rüştünü ispat etmesi gerekmiyor. Kendine has bir dünya görüşü, hayat anlayışı olanlar ve elinden gelse dünyanın gidişatını değiştirmek isteyen bizler, gerçekleşmesini arzu ettiğimiz düzenin değer yargılarına göre kendi gidişatımızı değiştirerek bu işe başlayabiliriz.  Abdurrahman Arslan’ın dediği gibi: “Bana kalırsa modernliğe itiraz hayat tarzında başlamalıdır.” Ama biz öyle yapmıyoruz... Sosyalistimizden milliyetçimize ve de islamcımıza kadar herkes, bu küresel dayatmacı hayat tarzını yerden yere vururken, ilk değişimi kendisinden başlatmaya bir türlü akıl edemiyor.

Toplucalıktan ferdiyetçiliğe hızla geçiş yaparken, ülkemiz, milletimiz ve insanlığımızın yegâne teminatı “insan”ı kaybediyoruz, çünkü; şahsî menfaatleri ve ihtirasları uğruna insanî meziyetleri ve  toplumun ortak değerlerini araçlaştıran bir zihniyet içimizde kök salmaya başladı. Dikey büyüyen şehrin panaromasında, gökdelenler ve diğer binalar arasındaki orantısız yüksekliğin izdüşümünü, bizim gibi Batılılaşma yolunda hızla ilerleyen toplumlarda da görmek mümkün... En önemlisi, hayatlarımız üzerindeki kontrolümüzün gitgide azaldığını hissediyoruz, diyen Zygmunt Bauman; tüketim toplumunun insanlarını, satranç maçında harcanan piyonlara benzetiyor. (4)”

Toplum olarak bizi yalnızlaştırmaya götüren fertleşmek veya dikey büyümek gibi akımların önüne geçebilmek için seçeneğimizin, gidecek bir başka yolumuzun olması lazım...  Zengin bir kültür, tarih ve medeniyet birikimine sahip olmak yeterli değil. O kaynaklardan çağdaş bir medeniyet projesi, kendimize özgü bir hayat tarzı gelişterecek donanımlı insanlar lazım. Bütün bunların başında ise, projemizi temenniden pratiğe geçirecek sağlam bir irade şart! Bizim ilimde, sanayide ve insan hak-hukukunu merkeze alan sistemde “gelişmekte olan ülke” konumunda olmamız, bilgili ve kültürel kodlarımıza göre eğitilmiş ve “kendini aşan” insan eksikliğindendir. Hedefe yürüyen her toplum, önündeki engelleri, “kendini aşan” öncü kadrolar sayesinde aşar.

O insan, kendini aşan insandır. O, insanların omuzlarına basarak değil, onlarla omuz omuza gelişir, büyür, yükselir. Şimdiye kadar, ülke olarak, hemen her sahada koyduğumuz hedefleri tutturamadığımızdan hem kendi hedeflerimizin gerisinde kaldık, hem de kalkınmış ülkelerle olan yarışın... Bir ülke de kendini aşan insanların omuzlarında büyür, gelişir ve koyduğu hedefleri yakalar. Bir toplumun oluşumu, ilmek ilmek dokunan halı gibidir. Halıya atılan her ilmek, toplumu meydana getirenlerden bir fert gibidir. Kendini aşan insanların, usta halı dokuyucuları gibi, dokuduğu toplumun ilmekleri sık, bağları sağlam olur. O toplum geleceğe umutla bakar ve “Kültür ve eğitim gibi umut da, kişi ondan yoksun kalmış olsa bile, gelecek nesillere bir miras olarak aktarılabilir. (5)”

Milliyetçiliği bir dünya görüşü olarak benimseyen ve ona göre kendini ifade eden kesim, savunduğu ilkeleri, fert, aile ve üyesi olduğu dernek ya da siyasî parti türünden kuruluş bünyesinde, hiç olmazsa yaşanabilir kadarını yaşatabilseydi, genel nüfusa göre (siyasi parti olarak) alabilecği oyun kat be kat üstünde oy almış gibi, fikrî bazda, kalıcı ve etkili olurdu. Avrupa’dakilerden epeyce farklı olsa da, Türkiye’de kendini sosyaldemokrat-ulusalcı çizgide tanımlayan, geniş halk tabanına sahip ve diğer kesimlere kıyasla bünyesinde yüksek oranda yazar-çizer ve sanatçıyı da barındıran, köklü ve etkili bir seküler kesim var. Siyasî-ideolojik karşıtları üzerinden değil de, yaşadığı ve yaşattığı ilkelerle sosyaldemokratlık bir hayat tarzına dönüştürülebilseydi, toplumun her kesiminden ve ülkenin dört bir köşesinden verilen destekle bu hareket zirvelere taşınırdı. Siyasî görüşünden ve inancından bağımsız olarak, Türk halkı dinine saygılıdır. İster siyasî, ister fikrî olsun, referansı din olan her hareket ülkemizde belli bir destek, ilgi ve rağbet görmüştür. Bu kadar rağbet gören nesne de olsa özne de veya din gibi bir inanç sistemi de olsa, istismar edilmekten kurtulamıyor. Müslümanlık, ideolojik tarifler, siyasî hareketlerle değil de, insanlığa barış ve huzur veren evrensel bir yaşama biçimiyle ifade edilse ve bu şekliyle hayatiyet bulabilseydi, Anadolu topraklarında zaten kökleri olan Türk Müslümanlığı, günümüz dünya müslümanlığı için bir kurtuluş reçetesi olurdu. Bunun için; mensubu olduğumuz toplumu ve hatta yaşadığımız dünyayı değiştirmeğe kalkışmadan önce, kendi hayat tarzımızı değiştirmek gerek.

1: İsmet Özel, Üç Mesele, 2010, s. 33
2: Erich Fromm, Humanismus als reale Utopie, , s. 26-27, München 1996
3: Oliver  Nachtwey, Batı Toplumlarında Geriye Yönelik Eğilimler Üzerine, Büyük Gerileme, s. 163
4: Zygmunt Bauman, Nesnesini ve İsmini Arayan Semptomlar, Büyük Gerileme/Zamanımızın Ruh Hali Üstüne Uluslararası Bir Tartışma, Hazırlayan: Heinrich Geiselberg, s. 31, 2. Basım, İstanbul 2017
5: Terry Eagleton, İyimser Olmayan Umut, s. 175, 2.Basım, İstanbul 2017

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Magazinavrupa.com
© Copyright 2013 Magazinavrupa.com. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haberler alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
Kadına Şiddet
Anayasa Haberleri
Trafik Kazaları
Yerel Seçimler
SPOR
Galatasaray
Fenerbahçe
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
Recep T. Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
AKP Haberleri
EĞİTİM
Eğitim Haberleri
Eğitim Bakanlığı
A.Ö.L.
Eğitim Portalı
DÜNYA
Avrupa Haberleri
Amerika Gündemi
Suriye İç Savaş
Almanya haberleri