NEDEN HEP KAYBEDİYORUZ!


Bu makale 2017-11-20 04:35:44 eklenmiştir.
ANALİZ - Sahra Şahin

Yaratıcıya, insana, dünyaya bakışı değiştiren İslam ve müntesipleri bin yıllık bir yükseliş dönemi yaşamış ve büyük bir medeniyet kurmuşlardı. Müslümanların ve İslam devletlerinin sayısı artmış, İslam tüm dünyaya yayılmıştı. Nicelik ile birlikte nitelik yönünden de zamanın ruhuna uygun büyük yenilikler getiren İslam, Osmanlı ile de Dünya üzerinde hâkim olmuştu.

Ancak, bin yıllık yükseliş sonrası düşünce alanında kısmi donukluk yaşamaya başlayan Osmanlının gerilemesi ile birlikte 18.yüzyılın başlarından itibaren Türk-İslam Dünyası da gerilemeye ve sürekli bir şeylerini kaybetmeye başladı. İslam ülkelerinin egemenliği, toprakları ve dünya hâkimiyeti kaybedildi. Gerilemeye çare olarak askeri, ekonomik ve eğitim sahasında pek çok yenilik yapmaya çalışan Osmanlının özellikle son dönemlerinde Batıcılık, Türkçülük, Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi bugün de etkisini sürdüren akımlar üzerinden yoğun beyin fırtınaları yaşanmış, ancak yine de geri gidiş durdurulamamış ve imparatorluk elden gitmiştir. Osmanlı kaybettikçe İslam ve Müslümanlar da kaybetmiş ve bu kaybedişlere maalesef bir son verilememiştir. Yerine kurduğumuz Cumhuriyet, eskiye ait olan pek çok şeyi geriliğimizin sebebi sayarak imha etmiş, gerilemenin panzehiri ve kalkınmanın reçetesi olarak benimsenen Batılılaşma ve seküler anlayış adına pek çok şey feda edilmiş,  bin yıllık hafıza sıfırlanarak tarihimizin en büyük kaybı yaşanmıştır.

Cumhuriyet ile yeni bir forma bürünen Türk Devleti yeni ve öncekinden çok farklı bir sürece girmiştir. Ancak bu yeni dönem de bir taraftan tekrar yükselirken diğer taraftan da kaybetmeye devam edilmiştir. Bu anlamda yakın tarihimiz yaygın bir şekilde düşünsel ve ideolojik bir savrulma yaşadığımıza şahitlik ediyor. Kurucu dönem sonrası Milli Şef ile başlayan totaliter idare tarzı halkı devletinden uzaklaştırarak sürekli bir kaybedişler silsilesini başlatmıştır. 1960 sonrası darbeler bir usul olarak benimsenmiş, milli irade diyenler ipe dizilmiş, Başbakan asarak Cumhuriyetin kazanımları kaybedilmeye başlanmıştır. Şehirlere göç etmesi istenilmeyen köylü nüfusu yurtdışına, başka milletlere işçi olarak gönderilmiş, orada yıllarca yaptıkları birikimlerin bir kısmi da holding olaylarında kaybedilmiştir. 70 ve 80’lerde sağ–sol olayları ile binlerce gencimiz sokaklarda ve cezaevlerinde heba edilmiş, 80 sonrası başlayan ve halen devam eden terör ile binlerce asker ve sivil vatandaşımız kaybedilmiştir. Darbeci grup ve zihniyetler, ülkemizin en değerli sermayesi yüzbinlerce gencimizi heba etmiştir.

Yine yakın tarihimiz, farklı kesimler arasındaki zihni savrulmalara emsal teşkil edecek, tarih-üstü değer ve doğru zannedilen büyük iddia ve tabuların nasıl değiştiğine dair çok çarpıcı örnekler ile doludur. Bunun en çarpıcı olanlarından birisini, Osmanlıyı yenilemek amacı ile Fransa’ya öğrenci olarak gönderilenlerin başını çektiği İttihat Terakki yönetiminin, Sultan II. Abdülhamit yönetimini beğenmeyip darbe ile başa geçerek 7-8 yıl içerisinde bir imparatorluğu yok etmesinde yaşadık. Yine Cumhuriyet döneminde özel mülkiyete ve sınıflı topluma karşı olan sosyalist ve komünist gençlerin yaşadığı çelişkiyi sonraki dönemlerde kapitalist uluslararası şirketlerin CEO’su ve özel bankaların müdürleri olmaları örneğinde tecrübe ettik. Muhafazakârlar arasındaki paradoksal değişimi de örneğin zamanında inancı gereği vesikalık bir fotoğrafa karşı çıkanların çocuk ve torunlarının bugün sosyal medya fenomeni olmaları, futbol oynamayı günah sayanların sonradan koyu birer takım taraftarı olmaları ve bazı radikal dinci olanların katı sekülerliğe geçmiş olmalarında ya da tersini hep beraber tecrübe ettik. Benzer şekilde Âşık Veysel’in Ankara’dan kovulup sonradan hayranı olunduğuna, Nazım Hikmet’i yoldaş edinenlerin onun yolunu terk edip şiirleri ile avunduğuna, Barış Manço’ya, Cem Karaca’ya, Ahmet Kaya’ya karşı olanların sonradan şarkılarının baş tacı ettiğine hep beraber şahitlik ettik.

Hülasa, hep birlikte bir eksen kayması yaşadık ve çok şey kaybettik. Ve bugün bu tarihin tekrar etme ihtimali ve endişesini yaşıyoruz. Elbette her devlet ve toplum kaybeder ancak sürekli kaybetme büyük bir eksikliğe işarettir. Son üç yüzyılda olduğu gibi şimdi de hemen her kesim yoğun bir şekilde gelişmiş ülkelere göre mevcut geri kalmışlığımızı sorguluyor, kendince çözüm yolları buluyor. Kimine göre sebep dinden, kimine göre tam tersi dine uzak kalmaktan, kimine göre yanlış eğitimden, kimine göre de tembelliğimizden kaynaklanıyor. Bu öteki üzerinden göreceli ya da nesnel olmayan eksik okuma ve anlama tarzlarını aşarak yeni ve kolektif bir bilinç oluşturma ve bunun iradesinin nasıl gösterilebileceği konusunda henüz bir yol bulunmuş değildir.   

Bir kaç asırdır yaşadığımız bu zorunlu kaybetme durumu bundan sonra neleri kaybedeceğiz gibi acı bir soruyu da zihnimize doğuruyor. Son günlerde gençler arasında Deizm’in yaygınlaştığı dillendiriliyor. Nesnel veri eksikliği nedeni ile işin gerçekliğini, oranını, boyutunu ve sebeplerini bilemiyoruz. Muhtemeldir ki buna temayül edenler, gerek İslam hakkındaki belli bazı sorularına cevap bulamama, gerekse inancını pratiğe dökmekte zorlanma ya da başka etken sebepler ile bu düşünceye temayül etmiş olabilirler. Endişemiz, yeni bir dalga ile yine yeni bir nesli kaybetmektir. Bu yöndeki bir artışın telafisinin kolay olmayacağı da çok açıktır. Bu bir zihinsel çöküştür ve en büyük kayıptır. Zira tarih boyunca, yenilgiyi kabul etmeyen bir karaktere sahip Türklerin, zamana yayılmış ve farkında olmadan bir kaybedişin kolektif bilinç halini almasına razı olmaları en büyük kaybımız olacaktır. Maddi kaybın ve yenilmişliğin zihni mağlubiyete dönüşmesi en büyük yenilgidir ve esas kayıp ta budur.

Bu yazı ile niyetimiz, özgüvenimizi ve gelecek perspektifimizi zedeleyecek bir kabullenişe yol açmak değil, zamana yayılmış kaybedişler silsilesinin büyük faturasını göz önüne sermektir. Gerekli zihni yenilenmeyi yapamamanın sonuçlarını çok acı bir şekilde yaşıyoruz. Endişemiz, Türk ve Müslüman Toplumların aynı yolları tekrar tekrar geçip telafisi imkânsız büyük ve derin kırılmalar yaşaması ve kaybetmeyi kalıcı bir düzen olarak benimsemesidir. Tüm toplum olarak gerçeklikleri bir bütünlük içerisinde ele alma, kendi bütünlüğü içerisinde tanımlama ve çözümleme zorluğu yaşıyoruz.  Buna sebep irrasyonel, irreel, mistik, bâtıni bir dil, düşünce ve mantık kullanmaya bağlı yaygın radikal savrulmalar ve romantik dalgalanmalardır. Yine tarihi, sosyolojik, antropolojik bağlamlarından uzak bir yöntemsizlik içinde etnik, ideolojik, dini ya da bölgesel kimlikler üzerinden yapılan okumaları salt doğru kabul etmektir. Bu tarihi yanlışlar silsilenin tekrarı, büyük bir çıkmaza düşmemiz demektir.   

Peki, neler yapılırsa bu kısır döngü kırılabilir?

Devam edecek…

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Magazinavrupa.com
© Copyright 2013 Magazinavrupa.com. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haberler alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
Kadına Şiddet
Anayasa Haberleri
Trafik Kazaları
Yerel Seçimler
SPOR
Galatasaray
Fenerbahçe
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
Recep T. Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
AKP Haberleri
EĞİTİM
Eğitim Haberleri
Eğitim Bakanlığı
A.Ö.L.
Eğitim Portalı
DÜNYA
Avrupa Haberleri
Amerika Gündemi
Suriye İç Savaş
Almanya haberleri