Hükümet-Dernek-Devlet


Bu makale 2017-08-10 02:24:07 eklenmiştir.
Mahmut Aşkar

Bazen bir ay, bir hafta hatta bir günlük ömrü olan siyasî konulara girmiyorsak, bu; siyasî gelişmelere bigâne kaldığımız anlamına gelmez. Zaten son derece politize olmuş Türk toplumunda, bırakın siyasî görüş beyan etmeği, siyaseten doğru veya yanlış olanı söylemek bile, “dost” bildiklerinizin aniden “düşman”a dönüşmesine yeterli sebep teşkil edebilir.

Soğuk savaş dönemi siyasî-ideolojik ayrışmanın yerini din eksenli kutuplaşmalar alınca, her yerinden kalkan din adına uluorta ahkâm kesmeğe başladı. Böylesi bir ortamda, dinî hassasiyetleri olan birisi olarak, son derece rahatsız olduğumuz din adına yanlış ve tehlikeli çıkışları yutkunarak seyrediyor veya sineye çekiyorsak; vurdumduymazlığımızdan, ya da dünyalıklarımıza helâl gelir endişesinden ötürü değil, dünkü ideolojisi yerine bugün güdük ve bağnaz din anlayışını koyan ve kendini âlim mevkisinde gören cahillerin, maalesef daha baskın olduğu bir ortamda oluşumuzdandır.

Gücü elinde tutan iradenin farklı düşünenlere olan tahammülsüzlüğü, “her devrin adamları”na ve “saray uleması”na itibar kazandırır. Bir cümleye sığdırdığımız, herkesi, özellikle de bizi kapsayan bu sözümüze ilk itiraz değerli bir arkadaşımdan geldi. Mevcut Türkiye gerçeği, böylesi bir tesbitte bulunmada bize ilham kaynağı olmuştu ancak, arkadaşım, iktidarı savunma görevini üstlenmiş gibiydi. Ona göre, gücü elinde tutan millet iradesiydi. Hâlbuki, gücü elinde tutan, millet iradesiyle iktidara gelen siyasî parti kadroları, yani hükümetti. Onun, “hayatını vatan ve millet için ortaya koyanların desteğe de ihtiyacı var”  türünden bir itiraz ya da savunma gerekçesi, aslında bizim millet olarak eleştiri kültürümüzün başlangıç ve bitim noktasıdır: Daha başlarken biten bir eleştiri anlayışı... “Hayatını vatan ve millet için ortaya koyanların” attıkları her doğru adım için desteğe ihtiyacı olduğu gibi, atılan her yanlış ve hatalı adımın da, yine vatan ve millet için eleştiriye ihtiyacı var. Dinden siyasete kadar her sahada tıkanmışlığımızın en büyük sebebi; aidiyet duygusu beslediğimiz tarafın eleştirilmesine olan tahammülsüzlüğümüzdür. Bastırılan eleştiri zamanla öfkeye dönüşür. Eleştiriye kulak tıkayıp, övgülere kulak kabartılırsa, gün gelir patlayan öfke o kulağı sağır eder.

Kendini itibarsızlaştırmak

Gerek Türkiye’de, gerekse Türkiye-Avrupa Birliği bağlamında olağanüstü günler yaşıyoruz. Meselâ, Türkiye ve Almanya arasında zaman zaman gerilimler yaşanmış olsa da, şimdiki boyutta bir siyasî krize şahit olmamıştık. Bu nahoş durumdan en fazla etkilenen ve bunun uzun vadede acısını daha çok hissedecek olan, Almanya’da yaşayan Türk azınlıktır. Böylesi hassas bir dönemde, kendini Almanya’daki Türk toplumunun çok önemli temsilcileri arasında gören kuruluş yetkilileri, kafalarda soru işareti uyandırmaya mahal vermeyecek bir duruş ortaya koymaları gerekirken, susmayı tercih ediyorlar. En azından yükselen tansiyonu düşürmek gayesiyle, her iki tarafı itidâle çağıran ortak bir basın toplantısı yapılabilirdi.

Bir taraftan Türkiye’ye diğer taraftan da Almanya’ya ters düşmemek adına gelişmelere kulak tıkamak; Almanya’daki Türk varlığının sorgulanmasına zemin hazırlar.

Bazen Almanya, “Bunca derneği, camisi ve üyesiyle en büyük göçmen azınlık olan siz Türkler ne işe yararsınız?” türünden bir soruyla bizi yönlendirmeğe çalışıyor, bazen de Türkiye... Bu tarafta Türkiye, öte tarafta da Almanya millî çıkarlarının şekillendirdiği iki farklı siyasî irade arasında sıkışıp kalanTürk toplumu, denge unsuru olabilir fakat dengeleri kollamakla dengeli durmak, birbinden farklı şeylerdir. Şimdiye kadar dengeleri koruma gayreti içinde olurken, yönlendirildiğimizin farkına bile varamadık. Bunun kendisi bir duruşsuzluktur! Sırf bu durumdan dolayı Türk toplumu “rüştünü ispat edememiş” bir azınlık olarak itibar kaybetmektedir. İtibar kaybeden bir toplumun da varlığı sorgulanır!

Toplumların olduğu kadar insanların da “kırmızıçizgi”leri olur, olmak zorundadır! Bizim gibi toplum duyarlılığı olan insanların “kırmızıçizgi”leri de, mensubu olduğu toplumun varlığı sorgulandığı noktada başlar. Sözkonusu, şahıslardan ziyade toplumun ikbâli ve istikbâli olunca; yakın çevremizden bazılarının şiddetli itirazını göğüsleme pahasına, yalın ifadelerle düşüncelerimizi ortaya koymak mecburiyetindeyiz. Şimdi yaraya neşter vurma zamanıdır:

Onların yanlı ve hatalı tutumunu (Bkz.: Garp’ın Gökkubbesi Altında Türkler/Mahmut Aşkar) ortaya koymadan önce kendimizin son derece hatalı tutum ve davranışlarını görmeliyiz:

Asıl meselemize girmeden önce herkesin bildiği bir gerçeği dikkatlerinize sunmak isteriz: Biri “ucuz” diğeri “pahalı” olsa da, herşeyin bir bedeli vardır. Bedeli ödenmeyen şeyi elde etmek mümkün değildir. Genelde Avrupa kültür coğrafyasında, özelde ise Almanya’da, kültürel kimlik bazında, Türk varlığını muhafaza etmek son derece “pahalı” bir uğraştır. Bu yükün ağırlaşmasında Türkiye’nin bazen devlet, bazen de hükümet olarak “ katkısı” büyüktür. Kısmen “12 Mart 1971” ve daha çok “12 Eylül 1980” askerî darbesinden kaçarak Avrupa ülkelerine sığınanlardan özellikle radikal sol ve Stalinist-bölücü kesimiyle Türkiye’nin hâlâ başı dertdeyken, “15 Temmuz 2016” askerî darbe girişiminden sonra Amerika’sından Avrupa’sına kadar Batı’ya (bu sefer darbeci) sığınanlarla birlikte başlayan süreç, Türkiye’nin başını daha çok ve uzun vadeli ağrıtacaktır. Batı’nın önde gelen birçok ülkesi de, “mal bulmuş mağribi gibi” Türkiye’nin bölücülerini ve en son darbe girişimcilerini, Türkiye’ye karşı siyasî bir koz olarak kullanmaya başladı.

Hükümet particilik, devlet dernekçilik yaparsa...

Sanki bunlar yetmezmiş gibi, devletimiz de buradaki kendi vatandaşlarının bir kesimine her zaman mesafeli durmuş, hatta bazılarına “düşman” gözüyle bakmıştır. Belli kesimlere karşı bu mesafeli duruş, hangi siyasî iradenin devleti yönettiğine göre değişmiş; bazen birkısım siyasî gruplara, bazen de dinî kesimlere karşı hasmane bir tutum sergilenmiştir.

Buna paralel olarak, hükümet partilerinin de, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerindeki Türkiye vatandaşlarından bir kesime “üvey evlat” fakat kendisine yakın gördüğü bir kesime ise, “öz evlat” muamelesi yaptığı herkes tarafından bilinen bir gerçeğimizdir.

Hâlbuki Avrupa’daki varlığımızın devamı ancak, partilerüstü olduğu kadar mezhep, cemaat ve kuruluşlarüstü bir devlet ve hükümet politikasıyla mümkündür. Resmî ağızlar da hep aynı şeyi söylüyor ama neyazıkki bunun pratik hayatta hiç karşılığı olmadı...  Marjinal grupları bir kenara bırakacak olursak, siyasî iktidara muhalif olmak; ülkesine ve devletine muhalif olmak demek değildir! Devlet ve hükümet temsilcileri, yurtdışındaki varlığımızın bekası açısından, kendilerinden farklı düşünen ve inanan soydaş ve vatandaşlarıyla da istişare ve diyalog içerisinde olmalıdır.

Avrupa Türklerinin geleceğiyle ilgili, hatta onları dolaylı ilgilendiren kararlar, buradaki kuruluş temsilcileri,  kanaat  önderleri ve aydınlarla istişare edilmeden, onların rızası alınmadan, hükümet partisinin yurtdışındaki uzantısı, ya da ona yakın duran kuruluş veya temsilciler üzerinden hayata geçirilmemelidir.

Neticede Almanya’daki Türklerin tamamını ilgilendiren veya onları ister istemez gelişen olayların içine çeken ve yerli kamuoyuyla karşı karşıya getiren siyasî girişimlerden hükümetlerimiz uzak durmalıdır.

Almanya’yla yaşanan siyasî kriz tırmandıkça, önce iktidar partisine yakınlığıyla bilinen bir kuruluşumuz, daha sonra da bir devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yurtdışı uzantısı konumundaki bir başka kuruluşumuzun hedef tahtası hâline getirildiğini gördük. Kendisine “üvey evlat” muamelesi yapıldığına inanan bazıları,”Oh olsun!” diyerek, “imtiyazlı”lara olan kıskançlığını açığa vursa da, bu sevinç fazla sürmeden onların da kursağında kalır, çünkü bir müddet sonra ve bir başka vesileyle sıra onlara da gelir...

Ötedenberi gerek hükümet partilerinin, gerekse herhangi bir devlet kurumunun yurtdışındaki vatandaşlar arasında, dolaylı yollardan da olsa, teşkilatlanmaya gitmesini doğru bulmuyoruz. Anavatan dışında yaşayan insanların hassasiyetini bilen ve psikolojisini anlayanlar; bir tarafta hükümetin, diğer tarafta devletin kendi vatandaşları arasında dernekleşmesinin son derece sakıncalı olduğunu bilirler. Günlük hayatta da görüldüğü gibi, sözkonusu statüde olan kuruluşlar, diğerlerine kıyasla kendilerini daha imtiyazlı gördüklerinden, devlet ya da hükümet katkısıyla, cemiyetler arasında bir başka türlü “bölücülük” teşvik görmemelidir. Sözkonusu Avrupa Türkleri olunca; Devletimiz dernekçiliği, hükümetimiz de particiliği bırakmalıdır

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 2 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Magazinavrupa.com
© Copyright 2013 Magazinavrupa.com. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haberler alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
Kadına Şiddet
Anayasa Haberleri
Trafik Kazaları
Yerel Seçimler
SPOR
Galatasaray
Fenerbahçe
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
Recep T. Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
AKP Haberleri
EĞİTİM
Eğitim Haberleri
Eğitim Bakanlığı
A.Ö.L.
Eğitim Portalı
DÜNYA
Avrupa Haberleri
Amerika Gündemi
Suriye İç Savaş
Almanya haberleri