İnsanlığı Düştüğü Yerden Kaldırmak


Bu makale 2017-01-16 20:26:44 eklenmiştir.
Mahmut Aşkar

Türkiye kendi medeniyet değerleriyle tanışma yolunda… Her medeniyetin taşıyıcıları vardır. Türk-İslam Medeniyeti’nin önemli taşıyıcılarından birisi de Yunus Emre’dir. Anadolu topraklarında önce Haçlı Seferleri, iç kargaşalar ve Moğal İstilası’nın yakıp yıktığı bir zaman diliminde Tapduk Emre, Yunus Emre, Celaleddin-i Rumi ve Hac-ı Bektaşi Veli gibi şahsiyetlerin ortaya çıkması ve insan merkezli hayata bakışlarının örtüşmesi bir tesadüf eseri değildir.  “Yûnus’un yaşadığı dönem Anadolu’nun Doğudan ve Batıdan gelen yağmacıların yaptıkları tahribat ile; içerideki beylerin kavga ve çekişmeleriyle, siyasî otorite zayıflığıyla, kıtlık ve kuraklıklarla perişan olduğu bir dönemdir. İçinden dumanların yükseldiği böyle bir ortamda Yûnus, bir “merd-i Hudâ” tavrıyla meydana çıkıp ömrünü insanı ve toplumu yeniden inşâ etmeye adamıştır (Dr. Mustafa Tatçı, Bizim Yunus adlı makale)”. Şayet bugünlerde övünerek “Gönül Coğrafyamız”dan sıkça bahsedebiliyorsak, bunu dünkü “Gönül Erlerimiz”e borçluyuz.

Dün, Selçuklu olarak düştüğümüz yerden Osmanlı olarak kalkabildiysek; Osmanlı olarak düştüğümüz yerden Türkiye Cumhuriyeti olarak bugün niçin kalkamayalım? Dayanak noktamız; yedi yüz yıldan beri zihin dünyamızda, kültür coğrafyamızda dimdik ayakta duran Yunuslardır. Fakat biz Yunus’umuzu ne kadar yakın veya uzağız? Ve onu, halkımızın dilinde ezber olan ilahilerinin ötesinde, aydınımız, münevverimiz (entelektüelimiz) ne kadar tanıyabildi?  En büyük eksikliğimiz ve hâlâ yanlışta ısrar ettiğimiz tarafımız ise: “Modernleşme sürecinde Batı’yı model alırken, Batılı gibi olma şekilciliğinde kendi varlığımızı inkâr ettik. Oysa bizim dinimizle, mezhebimizle, ırkımızla bir problemimiz yoktu (Mehmet Altan, Kent Dindarlığı, s.88-89)”.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                         

Asrın idrakine Yunus’u söyletmek

Şimdilerde Yunus Emre üzerine yapılan akademik araştırmalar, sempozyumlar, konferanslar takdir edilmesi gereken icraatlardır. Fakat ansiklopedik bilgilerin ötesinde, Yunus çağımıza taşınmalı, hem Şark’ın hem Garp’ın entelektüel dünyasına hitap ettirilmelidir. Yetmiş iki millete aynı gözle bakan, yaratılmışı Yaratan’dan ötürü seven, hayata gelişinin sebebini, döğüş-kavga için değil, sevgi ve barış için olduğunu haykıranların asırlardan beri kol gezdiği ülkemizde yaşanılan hayat; insanların birbirine karşı son derece hoşgörüsüz, saygı ve sevgiden yoksun ve neredeyse her Allah’ın günü gırtlak gırtlağa geçmektedir. Bunda bir tezatlık, behemehâl düzeltilmesi gereken bir yanlışlık veya ihmal edilen bir taraf vardır. 

Biz, Yunus’un şiirlerini ezberlemeyi, bazı sözlerini sloganlaştırmayı veya ondan ilahiler okumayı Yunus’ca bir maharet zannediyoruz. Halbuki asıl (Yunus’ca) maharet; onu kitap sayfalarından hayatın içine taşımaktır. Toplumları, kendi bağrından çıkmış manevi mimarları, düşünce önderleri yönlendirir ve şekillendirir. Batılı düşünür elindeki malzemenin tamamını kullandı ve tüketti. Erich Fromm’un deyimiyle Batılı insan; “İnsan olmadan insanüstü olmak istedi (Haben oder Sein)”. Batılı insanın bu ‘insanüstü’lüğü Hitler Almanyası’yla hezimete uğradı fakat taraftarını tamamıyla kaybetmedi. Çünkü çağdaş Batılıların kahır ekseriyeti hâlâ diğerlerine karşı kendilerinin “üstüninsan (übermensch)” olduklarına inanıyorlar. Daha sonra da; Tanrı’yı hayatın dışına atarak kendisini O’nun yerine oturtan insan, yolun sonuna dayandı; bunalımda! Çünkü ‘ben’i aşamıyor.

İşte tam da burada bizim Yunus insanlığın imdadına yetişiyor: “Bir ben vardır bir de benden içeru”. Bütün tıkanıklık, öteki ‘ben’e geçiş için kapının aralanmasıyla giderilmiş olacak. Şimdi bu görev bizimkilere düşüyor! Yunus’u onüçüncü yüzyıldan; tekkeden, dergâhtan çıkarıp yirmibirinci yüzyılın entelektüel dünyasına, üniversite kürsülerine, uluslararası düşünce kuruluşlarına taşıma görevi, herkesten önce Türk aydını ve akademisyenine düşüyor. Onlardan birisi Dr. Mustafa Tatcı’dır: “Freud’ün, kişinin üst benliğe ulaşmak için teklif ettiği iç benliğe (bilinçaltına) ait özelliklerin boşaltılması ve açığa çıkarılarak yorumlanması fikri, Yunus’ta, ‘Benden benliğim gitti, hep mülkümü dost tuttu’ veya ‘Ben benliğimden geçdim, gözüm hicabın açdım’ şeklinde ifade edilen husustur”. Ve devamında M. Tatcı Hoca, Yunus’ca bir tesbitte bulunuyor: “Batı, susuz çeşmelerde dolaştığı için âb-ı hayâttan nasiplenememiş, benliği gerçek ‘ben’e, yani bize dönüştürecek bir metod ortaya koyamamıştır (İşitin Ey Yârenler, s. 86)”. Öyleyse ne güne duruyoruz? Susuz çeşmeler başında dolanıp duranlara “ab-ı hayat”tan Yunus’un kırbasıyla su taşıma zamanıdır.

Meselâ, “Cümle yaradılmışlara bir göz ile bakmayan/ Halka müderris ise hakikatte asidir” diyerek şikâyetçi olan Yunus’u, kendi halkına tepeden bakan veya Avrupa’da olduğu gibi, beyaz ırktan olmayan içindeki azınlıklara ikinci sınıf insan muamelesini reva gören zamanın akademisyen ve aydınlarının karşısına çıkarmak gerek. Yunus’un bu tevhitçi görüşü; “Kanın gövdeyi götürdüğü XIII. Asır gibi bir dönemde söylendiğine göre, bugün de bir ütopya olmasa gerektir (Mustafa Tatçı, İşitin Ey Yarenler, Yunus Emre Yorumları, s. 97)”.

Anadolu toprakları gibi, çok farklı medeniyetlere ve milletlere evsahipliği yapmış, sürekli göçlerle meydana gelen kültürel çatışmalara sahne olmuş bir coğrafyada, “Yetmiş iki millete suçum bu ki hak didüm” diyebilen Yunus’a, farklılıklarımızı zenginlik, bereket ve rahmete değil, ihtilafa ve kavgaya dönüştürdüğümüz kendimizin ve bütün insanlığın ihtiyacı var.

Tennyson, Basho, Goethe ve Yunus’ta tabiata bakış

E. Fromm, Japon Şair Basho (1644-1694), İngiliz Şair Tennyson (19. yüzyıl) ve Alman Şair Goethe’den (1749-1832) çiçek üzerine yazdıkları şiirlerden alıntılarak yaparak, şair-çiçek (tabiat) ilişkisindeki farklılıklara dikkat çeker: Şayet Erich Fromm Yunus Emre’yi de tanımış olsaydı, mutlaka onun “Sarı Çiçek” şiirindeki mana derinliğine ve şair-tabiat ilişkisine yorum getirirdi. Tennyson, çiçekteki sırrı anlayabilmek için onu çıktığı duvarın çatlağından köküyle birlikte söküp alır; çiçeğe sahip olur. Basho, muhtemelen yol kenarında gördüğü çiçeği koparmaz, hatta elini bile sürmez; sadece nazar eder ve çiçekle bütünleşmek; onda olmak ister:  Goethe ise; ormanda gezerken gördüğü çiçeği kökünden sökerek getirip kendi bahçesine diker. E. Fromm, çiçeğin yaşamasına özen gösteren Basho ve Goethe arasında (var olmaktan yana) benzerlik tesbit eder. (Erich Fromm, Haben oder Sein, s. 30-34)

Peki bizim Derviş Yunus yukarıdaki çiçek-şair ilişkisi veya diyaloğunun neresinde?… “Dağlar ile taşlar ile, seherdeki kuşlar ile” Mevla’sını çağırırken, tabiattaki canlı-cansız bütün varlığa dikkat çeken Yunus’un dillere destan, “Sordum Sarı Çiçeğe” adlı şiirinde, insan-tabiat ve Yaratan-yaratılan ilişkisi en sade bir tarzda işlenirken, özünde de öylesine bir derinlik barındırmaktadır ki, şiiri bu yönüyle, yani ilahi boyutundan çıkarıp çağın düşünce dünyasına taşıyacak âlimlerimiz ne güne dururlar, diyesim gelir…

Şair-Âlim-Derviş Yunus, Tennyson gibi çiçekte sırrı anlamak için yerinden söküp almaz: O, çiçekle yaptığı söyleşide (diyalog) zaten var olmanın sırrına vakıf olduğunu ifşa eder. Yunus, Basho gibi, sadece uzaktan bakmayla da yetinmez: Güzel koku ve görüntünün bütünleşmesi, o canlıya çiçek özelliğini kazandırdığından, hem seyrederek hem de koklayarak ona olan hakkı böylece yerine getirmiş olur:

“Yine sordum çiçeğe bahçene girsem nola?

Çiçek eydür ey derviş kokla beni geri dur”

Yunusça kimliğimiz

Balkanlardan, Macaristan’a, Azerbaycan’dan Kerkük’e, Türkiye’nin batısından Hakkari’ye kadar birçok yerden Yunusça çağrıya icabet edenleri görünce Eskişehir’de; kültür coğrafyamızın değişik renkleriyle Yunus’un şemsiyesi altında toplanabileceğimize tanık olduk. Ülkemizde kırk parçaya bölünmüş kimliğimiz tartışılırken, yurtdışındaki Türklerin kimliği baskın kültürlerin ablukası altındayken, şayet çağırırsak, Yunus imdadımıza yetişebilir: Mustafa Tatçı Hoca’nın dediği gibi; Yunus, Türkçe’yi Rabb’ça vaaz ettiğinden ortak bir dil ve inanç temelinde, Yunusça bir kültürel kimlik inşa edebilir ve “Kültürel kimlik grup duygusu oluşturduğu için sosyal bir şemsiye ortaya çıkarır (Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Toplum Psikolojisi, s.63)”. Yunusların etrafında grup oluşturanlar, birbirleriyle kavga etmezler! Yunus’taki sadece insan sevgisi değil, bütün yaratılmışlara olan sevgi dolu yaklaşımının temelinde ideoloji yok, dünyevi beklenti yok; sadece samimiyet ve inanmışlık var. Bir kültür taşıyıcımız olan Yunus, yurtdışındaki Türkler için olduğu kadar, özellikle Batı dünyasına da, bu manâda, “ihraç” edebileceğimiz bir değerdir.

Yunus’un Türkçe’si veya Türkçe’nin Yunus’u

Yunus Emre’nin, inanç ve düşünce dünyamıza olduğu kadar, Farsça ve Arapça’nın kuşatmasındaki Türkçe’mizin günümüze kadar yaşatılmasında büyük payı vardır. Asırlardan beri her kesimin rahatlıkla okuyup anlayabileceği bir Türkçe’si var Yunus’un. Sözkonusu Türkçe ve Yunus Emre olunca, bu ikiliye en layık sözleri Dr. M. Taşçı söylemiştir: Yunus, Türkçe’yi bir vahiy dili, aşk ve mana dili haline getirmiştir.

Özellikle bazı Batılı dillerin adeta istilasına uğramış Türkçe’nin korunması hususunda duyarlı olanlar için de, en büyük ilham kaynaklarımızdan birisi yine Yunus’tur. Anavatan Türkiye dışında yaşayan Türkler için Yunus Emre birçok yönüyle bulunmaz bir nimettir. Yunus Emre’nin dili Türkçe fakat mesajı evrenseldir. Her milletten ve kültürden insanları kucaklar. Meselâ Avrupa Türklerinin yeni nesilleri Yunus’u öğrenirken; dilimizi, düşünce hayatımızı, din kültürümüzü ve medeniyetimizin insan merkezli hayat anlayışını, farklılıkları kucaklayışını da öğrenmiş olacaklar.

İnsanlık adına bir feryat

Dr. Levent Bayraktar’ın; gücü Hakk bilince, hakkın gücü ortadan kayboluyor, şeklindeki değerlendirmesi, aslında güce tapan çağdaş/global insana veya revaçtaki zihniyete tutulan aynadır. Yine Dr. Levent’in çok güzel tanımlamasıyla; Yunus, bütün insanlık adına bir feryattır! Fakat bu feryadı Yunus’u dilinden düşürmeyenler, onun vatandaş ve dindaşları ne kadar duyabildi ve ciddiye alabildiler? Duydular da, hangi tepkiyi verdiler? Bundan pek emin değilim maalesef… Mustafa Tatçı Hoca da; Yunus bizim vicdanımızdır, diyor. Vicdan yerine göre sızlar, yerine göre de kabarır, coşar. Feryat kadar vicdan sözcüğü de, vurdumduymazlığın, bananeciliğin değil, sorumluluğun ve diğergamlığın ifadesidir. Yunusça duyarlılık ve mesuliyet taşımadığımız, hayata o gözle bakmadığımız müddetçe Yunus’u anlayamayız. Şayet Yunus asrın idrakine söyletilecekse, önce kendi idrakimize söyletmeliyiz!

Birçok müslüman ülkede sosyal şuursuzluğun ve çıldırmışlığın kol gezdiği, Derviş Yunus’un yaşadığı 13. asırdan daha berbat bir zaman diliminde, o bizim sızlayan vicdanımız, haykıran feryadımız olmayacak da ne zaman olacak?

İnsanlığı düştüğü yerden kaldırmak

Çağımızın ileri sanayi toplumu insanı, giderek kendinden uzaklaşırken, Yunus insanlığa, “Sen eşref-i mahlûkatsın!” diyerek, onu kendine dönmeye ve sahiplenmeye çağırıyor. Bütün teknolojik ilerlemelere, ilmî keşiflere ve refah seviyesinin giderek artmasına rağmen, insanlık yerlerde sürünüyor. Çok uzağa gitmeğe, başkalarına ayna tutmaya gerek yok… Bu satırları okuyan herkes, yakın çevresine baksın ve şimdiki durumu kendi dünü ile kıyasladığında, toplum olarak insanî seviyemizin ne kadar düştüğünü görecektir.

Batı ise, elindeki güçlü sermayesi ve öldürücü silaha dönüştürdüğü teknolojik üstünlüğü sayesinde giderek daha da obur, gaddar, ihtiraslı ve saldırgan… Batı’da dini bitirdiler, ideolojiler çağın gerisinde kaldı, insan; programlanmış makina… Şark’ta müslüman müslümanı boğazlıyor… “Dervişler” dünya telaşesinde, edeb-erkan hak getire…

Çağırın Bizim Yunus gelsin! Çağırın; dün olduğu gibi, bugün de insanı düştüğü yerden tutup kaldırsın.

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Magazinavrupa.com
© Copyright 2013 Magazinavrupa.com. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haberler alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
Kadına Şiddet
Anayasa Haberleri
Trafik Kazaları
Yerel Seçimler
SPOR
Galatasaray
Fenerbahçe
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
Recep T. Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
AKP Haberleri
EĞİTİM
Eğitim Haberleri
Eğitim Bakanlığı
A.Ö.L.
Eğitim Portalı
DÜNYA
Avrupa Haberleri
Amerika Gündemi
Suriye İç Savaş
Almanya haberleri