Kendimiz ol(a)mayınca, güdülüyoruz..


Bu makale 2016-07-12 03:23:58 eklenmiştir.
GÜNDEMİN NABZI - Muhsin CEYLAN

Almanya – Türkiye ilişkileri tarihinde içinden geçtiğimiz süreçte yaşadığımız kadar yoğun krizler yaşamadık.  Gün geçmiyor ki, Türkiye-Almanya arasında yeni bir krizle uyanmayalım. Yarınlarda ne gibi krizlerle karşılaşacağımız ise meçhul...

Kısa bir hafıza tazelemesi yapacak olursak; yakın geçmişteki derin krizlerimiz:

AB üyelik fasılları açma krizi,

Mülteci (geri kabul) krizi,

Sözde parodi, şiir krizi,

Türkiye’de düşünce ve medya özgürlüğü krizi,

Vize krizi,

Ortalığı toz dumana katan gelişini hepimizin gördüğü, Federal Meclis’in ‘Ermeni Tasarısı Onayı’ krizi,

İncirlik Krizi.

Davetli politikacıların davetlerinin geri çekildiği iftar krizleri...

Nato zirvesinde biraraya gelen Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan ile Almanya Başbakanı Angela Merkel, İncirlik ziyareti konusunda anlaşamadıkları ortaya çıktı. Almanya, bu üstteki silah ve askerlerini geri çekmeyi tartışıyor...

Bu krizlerin hiç biri, zaman zaman Türkiye – Almanya arasında yaşanan tarihi eser yani arkoloji krizlerine benzemiyordu. Her birinin ardından ikili ilişkilerde çok ciddi, tamirleri uzun zaman alacak kırılmalar yaşadık, yaşıyoruz ve yaşayacağız....

 

Bu krizlerin her birini derinlemesine yazmaya kalkıp, sebep sonuç ilişkileriyle mercek alarak, sizleri detaylara boğmak de istemem. Türkiye uzun zamandır AB’ye üye olmak istiyor(du). Bu adaylık statüsü ancak 1999 yılında netleşti. Türkiye’nin bu AB’den üyelik perspektifinde, Almanya ciddi uğraş verdi. O sebeple, Türkiye - Almanya politikaları, oldukça önem arzediyor. Türkiye’nin AB üyeliği yolunda, AB’nin en yetkin oyun kurucularından Almanya’nın  izlediği politikanın izdüşümlerini iyi okumak lazım. Alman  devleti ve siyasi partilerinin, Türkiye politikaları ile Almanya’nın yeni yerlileri haline gelmiş Anadolu asıllıların buradaki rolü çok önemli.  Türkiye’nin gerek Alman partiler gerekse Türk göçmenler hattında genelde Avrupa özelde de Almanya’yı ikna edecek tezler üretmesinin AB yolunda elini güçlendireceği bilinmesine rağmen, bunun gerektiği gibi değerlendirilmediği görülecektir... Çünkü Türkiye, Almanya merkezli Avrupa Türklerini hiç bir zaman oldukları gibi görmedi ve bunu denemedi. Onların bu güçlerinin farkına varılsaydı bugün çok farklı konumlarda olurduk. Tevile gerek yok. Türkiye, Avrupa Türklerini hiç hesaba katmadı, katmıyor. Eğer bunun tersi olsaydı, mesela AB üyeliği sürecinde üyeliğin rotasındaki 35 fasıldan şimdiye kadar sadece 15’i değil,  daha çok fazlası açılmış olurdu. (Türkiye, AB’ne üye olsun mu, olmasın mı? Birlik onu alacak mı, almayacak mı? tartışmaları ise bahsi diğer)  

 

İKİ YANLIŞIN, BİR DOĞRU ETTİĞİ GÖRÜLMEMİŞTİR...

Aslında herşey dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan’ın 2008 yılındaki Köln ziyaretinde kendini dinlemeye gelen partili onbinlere söylediği; ’’Entegrasyona evet, asimilasyona hayır!’’ ile başladı. Bu söz, bir çok Alman siyasi tarafından Alman topraklarında ’’Türk milliyetçiliği’’ yapmak olarak değerlendirildi ve dönemin Başbakanı Erdoğan, Almanya Türklerini Almanya’ya karşı kışkırtmakla suçlamıştı. Hatırlayalım; "Çocuklarımız Almanca öğrensin, ama önce Türkçe'yi öğrenmek zorundalar" çağrısı yapan Erdoğan’a neler denilmedi neler... Alman medyası da, Avrupa’nın alışık olmadığı cümleleri kuran kim olursa olsun, onu ötekileştirmede yerine ve ihtiyaca göre şeytanlaştırmada çok mahirdir. Bu noktada sabıkası hiçte temiz değildir, Almanya medyasının. Bazılarınızın, Türkiye’deki medya dünyasıyla ilgili sorular mırıldanmaya başladığınızı duyar gibiyim. O yandaş ve candaş medyanın yayınlarıyla ilgili sorularda haklısınız. Fakat unutmayalım; iki yanlış bir doğru etmez... Veya bir yanlış başka bir yanlışı meşru kılmaz.

 

Alman medyası bu krizlerde, Türkleri ve İslam’ı ‘düşünce ve medya özgürlüğü’ ambalajıyla karikatürüze ederken, Almanya’da yaşayan nüfusları üç milyona yaklaşan insanları tıpkı son ‘Ermeni Tasarısı’nda olduğu gibi politik aklın peşine takılarak, hiç hesaba katmamayı yeğledi ve bunu hala sürdürüyor... Tıpkı, Türk medyasında hükümetle farklı düşünenleri hesaba katmayıp, yok saydığı yayınlar gibi. Devlet ilişikilerini insani ilişkiler gibi bakan bizlerin, bu özelliklerini bilen Almanya, biz hep ‘tarihi Türk –Alman dostluğu’ndan bahsederken, o bu konuda tek bir kelime bile etmiyordu. Çünkü, gerek politikacıları gerekse toplum, devletler arasında ilişkilerin ‘dostluk’ değil, çıkarlar üzerinden yürütüldüğünü içselleştirmiş. Onun için bizim son kriz dönemlerinde yaşadığımız duygusal kopuşların, savrulmaların hiç birini yaşamadı. Siz, politik davranları hariç, bir Alman tanıdığınızdan hiç ‘tarihi Türk-Alman dostluğu’yla başlayan cümle duydunuz mu? 

 

ANKARA BİZLERE ARTIK “LOBİCİ” DİYOR...

Türkiye-Almanya ekseninde yaşadığımız sonuçları uzun yıllarda ancak tamir edilebilecek kopuşlar, Almanya merkezli Avrupa’daki Türklerin lobi gücünü keşfettirdi Türkiye’yi. Dün Ankara tarafından ‘döviz makinası’ olarak görülen daha sonraları da, güya ‘islami sermaye’ dedikleri sahtekarlar tarafından dolandırılan biz Avrupa Türkleri şimdilerde de adeta sınıf atlatılarak, ‘lobi’ye dönüştürüldük. Sanırım bu tanımlama; Türkiye’den buralara gelen gerek siyasiler, gerekse bürokratlarla, sonradan sosyal medyadaki paylaşımlardan gördüğümüz otel lobilerinde fotoğraf çektirmek için yarışa giren insan sayısının fazlalığından oluşmuştur. Sosyolojik karşılığı olmayan bu tanımlamayı ehli konuşup tartışmalı. Yaşadığımız bu süreçte neyi nerede nasıl yaptıkta, bugünkü durumdayız? diye sormak için gerekli olan özeleştiriye hiç ihtiyaç duymadan, nereye kadar götüreceğimizi merak ettiğim ha bire savunmadayız. Muhatabımızın bizlerin böyle davranacağını bildiklerini bilmek istememe ısrarımız garipten de öte. Bırakalım detaylarını, ana koordinatlarını bile kimsenin açıklayamadığı lobici olmak nasıl birşeyse... Bilhassa Türkiye’den gelen politikacıların, buralardaki bizlerle yaptığı toplantılarda bahsettikleri verileri, kimlerin yaptığı araştırma sonuçları diye düşünmeye bile ihtiyaç duymadan, ne kadar lobicilik yapabileceğimizden bahsedilmesi komikten de öte. Burada aklıma, ‘Aslanlar kendi hikayelerini yazana kadar, av hikayeleri hep avcıları yüceltecektir’’ Afrika atasözü geliyor...

 

Mevcut çözüm bekleyen hayatımızın sinir merkezlerine dokunan problemlerimizi yazmaktan, konuşmaktan, çözüme dahli olması gerekenlere aktarmaktan yoruldu, Avrupa Türklerinin dertlerini kendilerine dert edinenler. Ağır başlı, vakur, diklenen değil de, dik duranlar olarak herşeye rağmen gemileri yakmadan, aklımızın erdiği nisbette birlikte çalışmaya mahkumuz Almanya’nın ve Avrupa’nın yeni yerlileri olarak.           

 

İFTARI FIRÇAYLA YAPTIRILAN ‘’İRİ’’ MÜSLÜMANLAR...

Avrupa’daki Anadolu insanı, Türkiye ve kendileriyle ilgili yapılan açıklamalardan çok  ciddi  rahatsızdır ve bu yaklaşımlar onları düşündürmektedir. Hangi taraftan olursa olsun yapılan açıklamalar, medyada yer alan sözler rasyonalitenden kopuk olunca maksadını aşıyor fatura, Avrupa Türklerine çıkıyor. Bu süreçleri fırsat bilenler ve bundan kendilerine rantın her türlüsünü çıkarma sevdasında olanlar, mal bulmuş mağribi gibi Avrupa Türklerini içinde yaşadıkları yeni yerlileri oldukları ülkelerle karşı karşıya getirmek için ellerinden geleni yapmaktan çekinmiyorlar.

 

Biz Avrupa Türkleri de, kendi kültürel kimlikleriye varoluşlarında dik durmak yerine konjonktürel davranışlara evrilince, Almanya’da yaşadığımız en son krizlerimizden iftar krizlerini yaşamak durumuyla karşı karşıya kalıyoruz. Zorumuza gitsede, müslüman insan, basiret ve ferasetten nasıl bu kadar uzak olabiliryoru oturup düşünmek, tartışmak zorundayız. ‘Teşkilatımızı eleştirmek kimsenin haddine değildir’ kabadayı cümleli açıklamaları yapanlara davetleri geri çekilenler, bu geri çekmeyi geri çekenleri iftar öncesi o fırça konuşmalarıyla nasıl terbiye ettiklerini görmeyenimiz kalmadı... Buna; orucunu fırçayla açmak dersek, garip olmaz herhalde.   

 

ÖZNELER SÖZDE OLUNCA, OMURGA BEKLEMEK BEYHUDE...

Avrupa Türkleri, Avrupa’nın da sağduyusu olduğunu biliyor. Bu sağduyuya sahip asli yerliler, Avrupa’daki olumsuz gelişmelerden en az bizler kadar rahatsız. Reel durum bu iken,

Tek tip Avrupa’dan hareketle, etnik bazda siyasi parti kurma piyasasını da açtı bazı aklı evvellerimiz. Ötekileştirilmiş, dışlanmış insanlar nezdinde iyi prim yapan ’’Kendi problemlerimizi, çözümlerini ancak kendimiz halledebiliriz’’ çıkışları yapmak,rant hesaplıdır, maksatlıdır ve de burada yaşıyor olunmasına rağmen Avrupa’yı iyi bilmemek ve analiz edememektir...

 

Yazıyı daha da uzatmadan, son ‘Ermeni Tasarısı’nda Türk isimli milletvekillerinin tutumları bizleri, ihanete uğramış sevgili psikolojisine itmiş gözüküyor. Bu konuda ayıp olan sövüp saymak, hakaretler sırlamaktan, siyasi katılım mücadelesinde yeni stratejiler tespit etme zururiyetini düşünemiyoruz. Evet, tüm olumsuzluklara, zorluklara, çifte standartlara, iki değil, çok yüzlülüklere rağmen, farklı siyasi partilerin içinde aktif ve etkin olmaktan vazgeçme lüksümüz yoktur. Almanya merkezli Avrupa Türkleri, siyasi mücadelelerini kendilerini hangi partide buluyorlarsa, görüyorlarsa orada kalarak sürdürmelidirler. Bu mücadelede olmazsa olmaz; Anadolu insanının değer yargılarının ördüğü omurgadır. Bu yoksa verildiği söylenen siyasi mücadele toplumsal değil, ferdidir. O da bizi ilgilendirmez. İkna için söylenenler de malayanı tabirle zırvadır. Atalar da, ’’Zırva, tevil götürmez!...’’ demiş...

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Magazinavrupa.com
© Copyright 2013 Magazinavrupa.com. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haberler alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
Kadına Şiddet
Anayasa Haberleri
Trafik Kazaları
Yerel Seçimler
SPOR
Galatasaray
Fenerbahçe
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
Recep T. Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
AKP Haberleri
EĞİTİM
Eğitim Haberleri
Eğitim Bakanlığı
A.Ö.L.
Eğitim Portalı
DÜNYA
Avrupa Haberleri
Amerika Gündemi
Suriye İç Savaş
Almanya haberleri