"Orta Avrupa’ya özgü şekillenen bir İslam için" (1)


Bu makale 2015-03-24 23:43:18 eklenmiştir.
YAZI-YORUM - Ali KILIÇARSLAN

Avusturya’da başlayan „İslam Yasası“ ile ilgili tartışmalar, başta Almanya olmak üzere diğer AB ülkelerinde de sürüyor.

Almanya’da „İslam Yasası“na karşı çıkanlar da, savunanlar da açıklamalarında „İslam“ ile ilgili aynı talepleri sıralıyorlar. Aslında bu talepler yeni değil ve özellikle 1980’li yıllardan bu yana farklı şekillerde sürekli gündeme getiriliyor.

Bu bağlamda dört CDU milletvekilinin (Kuzey Ren Vestfalya eyalet milletvekili Serap Güler ve Thomas Kufen, federal milletvekili Günter Krings ve Jens Spahn) altında imzası bulunan „Orta Avrupa’ya özgü şekillenen bir İslam için“ başlığını taşıyan üç sayfalık „taslak metin“in içeriği, esasında bir „bildirge“ özelliğine sahip. Önce, Türkçe’ye çevirdiğim taslak metnin tamamını paylaşmak istiyorum. Çünkü, bu taslak metnin tamamını okumadan Almanya’da İslam ekseninde yürütülen tartışmaların özünü kavramak mümkün değildir. İşte, dört CDU milletvekilinin kamuoyuna açıkladığı taslak metin:


ORTA AVRUPA’YA ÖZGÜ ŞEKİLLENEN BİR İSLAM İÇİN

„‚İslam da bu arada Almanya’ya aittir‘ sözü, bir süredir ülkede zihinleri meşgul ediyor. Ancak bu söz, açıklama gerektirmediği kadar açıklanmaya da muhtaçtır. Tabi ki açıklama gerektirmiyor, çünkü, Almanya’da yaşayan, burada doğan, çocuklarını büyüten, çalışan, iş yeri kuran, vergi ödeyen ve katkıda bulunan dört milyondan fazla müslüman, inancıyla da bize aittir. Elbette, bunları yapıyorlar; bu bir realitedir. Kastedilen de budur. Ve Almanya’da pek çok müslüman, bunu böyle anladı ve bu sözden memnuniyet duydu.


Hangi İslam bize ait sorusu söz konusu olduğunda, bu sözün açıklığa kavuşturulması gerekir. Çünkü, (tek) İslam (yorumu) yoktur. Örneğin, radikal yorumlanan her türlü İslam, demokratik toplulumuzun bir parçası olamaz. Aynı şekilde kendini dinden ziyade politik bir ideoloji olarak anlayan veya insan haklarını ve kadın eşitliğini reddeden bir İslam da bize ait değildir.


- Aydınlanmanın kazanımları birlikte yaşamımızın temelidir

İslam‘ın özelliği, kiliselerin kolektif makam anlayışıyla yaptığından çok daha fazla, bireysel yoruma ve gündelik hayatta dinin uygulanmasına serbest alan bırakmasıdır. Örneğin, Katolik Kilisesi‘nde olduğu gibi, tek bir öğreti veya üst düzey dini bir otorite yoktur. Ayrıca Avrupa tarihimiz, Orta Çağ‘dan bu yana önemli ölçüde din ve devlet ilişkisinden ve çatışmasından şekillenmiştir. Bu özel gergin ilişki, aydınlanmanın kazanımları sayesinde devlet ve kilisenin temelden ayrılması ve ayrıca, evrensel insan haklarının temel unsuru olarak din özgürlüğünün garanti altına alınması ile sonuçlanmıştır. Bu uzun süren ve bazen acı veren gelişme, bugün birlikte yaşamamızın temelidir.


- Kur’an’ın harfi harfine yorumu çağımıza uygun değil

İslam, diğer dinlerin yaptığı gibi, açık ve özgür bir toplumda birlikte yaşama kurallarımıza tabi olmalıdır. Selefi grupların Almanya’da harfi harfine yorumlayarak vaaz ettiği ve anayasamızın ruhuyla çelişen Kur’an’ın yorumu Almanya’ya ait olmadığı gibi, anayayasa karşı harekete geçtiğinde, buna karşı hukuk devletinin imkanlarıyla mücadele edilmelidir; nefret vaizlerinin kovuşturulması ve sınır dışı edilmesi, ilgili derneklerin yasaklanması ve kamuoyunda tartışma yürütülmesi de buna dahildir. Ve burada müslüman din adamlarına ve dini otoritelere yöneltilmesi gereken sorular gündeme geliyor. Başbakanımız Angela Merkel’in Alman Meclisi’nde çok açık bir şekilde ifade ettiği gibi; ‚Niçin teröristler insan hayatına bu kadar az değer veriyor ve cinayetlerini inançları ile bağdaştırıyorlar?‘


- Müslümanların yüzde 90’ı demokrasiyi iyi bir yönetim şekli olarak kabul ediyor

Belirtmek gerekir ki, dünyadaki 1,4 milyar ve Almanya’daki dört milyon müslümanın çoğunluğu İslam’ın şiddet eğilimli ve şiddeti meşrulaştıran yorumunu net olarak reddediyor. Güncel bir araştırmanın sonuçlarına göre, burada yaşayan müslümanların yüzde 90’ı demokrasiyi iyi bir yönetim şekli olarak kabul ediyor ve her 10 müslümandan dokuzunun müslüman olmayanlarla (gayrimüslimlerle) ilişkisi var. Aynı zamanda Almanya’da müslüman olmayanların yüzde 57’si İslam’ı tehdit olarak algılıyor ve yüzde 40’ı da müslümanlardan dolayı vatanında kendini yabancı gibi hissediyor.


Radikal islamcıların mezalimleri ile bazı Alman camilerindeki kin vaizleri hakkında verilen haberler, uzun zamandan beri pek çok Alman‘ın İslam’a bakışını öyle etkiliyor ki, pek çok müslüman haksız yere zan altında kalmaktan ve kendini savunma zorunda hissetmekten haklı olarak şikayet ediyor. Bu durum, Almanya ve Avrupa’da müslümanlar ve müslüman olmayanlar arasında giderek daha fazla ölçüde kuşku uyandırıcı bir suskunluğa yol açıyor, çünkü ön yargılar bu şekilde giderilemiyor ve dünyada sürekli yaşanan yeni mezalimler karşısında içe kapanma da yaygınlaşıyor.


İslam’ın reformunu sağlamak, elbette Alman politikasının görevi değildir. Bunu, müslümanlar kendileri yapmalıdırlar. Kur’an‘ı tarihi kontekst içinde gören ve günümüzde avrupai bağlamda yorumlayan bir İslam’ın taraftarları bizim desteğimize güvenmelidirler.


- Geçmişte yanlış anlaşılan tolerans

Ve burada müslüman dernekler, çatı kuruluşları ve toplumlar da sorumludurlar. Biz, onları, Alman İslam Konferansı kapsamında istekleriyle desteklemeye hazırız; ancak bizim de İslam’ın Almanya’daki dünyevi/laik ve dini temsilcilerinden somut beklentilerimiz vardır. Geçmişte yanlış anlaşılan toleranstan ve kısmen bundan kaynaklanan vurdumduymazlıktan dolayı genellikle ihtiyatlıydık.


- Almanya’da islami teoloji eğitimi teşvik edilmeli

Orta Avrupa’da Kur’an‘ı 21. yüzyıla uygun yorumlamaya çaba gösteren ve bunun teolojik temelini oluşturabilmek için dört Alman üniversitesinde İslami Teoloji Kürsüleri’nin kurulması, müslüman çatı kuruluşları tarafından direniş gösterilse de doğrudur. Yüksek okullarda yürütülen bu çalışmayı federal ve eyalet kaynaklarıyla çok daha iyi desteklemeliyiz. Sadece öğretmenlerin ve yüksek okul öğretmenlerinin değil, imamların ve hapishaneler için maneviyat rehberlerinin eğitimini de bir an önce hızlandırmalıyız.


- Dil ve din birbirine bağlıdır

Dil ve dinin toplumlar ve inananlar üzerinde doğrudan etkisi vardır; yüksek okullardaki bilimsel ve teolojik tartışmaların toplumlara aktarılmasını ve toplumca kabul edilmesini sağlarlar. Türkiye’den gönderilen ve ödenen imamlar, genellikle bu görevi yerine getiremiyorlar. Bu model, Almanya’da ‘misafir işçileri’ konuştuğumuz bir döneme aittir. Uyum, Almanya’da memnuniyet verici şekilde ilerleme kaydetti, fakat ‘ithal imam modeli’ değil. İmamların çoğu ne kültürel alışkanlıklarımızı tanıyorlar, ne de dilimizi konuşabiliyorlar. Bu, sadece uyum için değil, aynı zamanda maneviyat rehberliği ve özellikle dinlerarası diyalog için de bir engeldir. Bu durum, Almanya’da doğan ve büyüyen müslümanların, kelimenin tam anlamıyla onların kendilerine hitap etmediklerini hissetmelerine yol açıyor. Onlar, örneğin sadece gençlerin dilini konuşamamakla kalmıyor, aynı zamanda Almanca vaaz eden nefret vaizleri Pierre Vogel ve Sven Lau’ya nazaran yabancı ve daha az ‘çekici/cool’ görünüyorlar. Dil ve din yan yana durmamalı, tam tersine iç içe olmalıdır. Sadece Almanya’daki müslümanların, özellikle gençlerin günlük hayatını tanıyan(lar), imam veya din bilgisi öğretmeni olarak gerçek hayata uygun vaaz edebilir ve eğitim verebilir(ler).


- 21. yüzyılda din, özel bir konu değil

İslam ile toplumlar veya dinlerarası diyalog konusunda sorumlu bir partner bulmak zor bir görevdir. Üye sayılarına bakılacak olursa, İslam Konferansı’na katılan gruplar, burada yaşayan müslümanların sadece çok küçük bir azınlığını temsil eden teolojik değil, daha çok dini-siyasi muhataplardır. Bugüne kadar alternatif olmadığı için görüşmelerin, etkinliklerin ve devlet anlaşmalarının partnerleri olmuşlardır. Bundan ötürü asıl soru, İslam’ın Almanya’da ve Avrupa’da teoloji alanında da organize olarak devletin ve toplumun müzakere, anlaşma ve diyalog partneri olabilmesi için nasıl yardımcı olabileceğimizdir. Çoğunlukla yurtdışından, daha çok Türkiye’den ve Müslüman Kardeşler’den finanse edilen dernekler ve toplumlar sadece geçici çözümler olabilir. Tam bu sebepten dolayı İslam Yasası’nı yenileyen Avusturya, geleceğe yönelik olarak yurtdışından karşılanan finansmanı yasakladı. Buna karşılık Avusturya yasası ülkedeki islami topluluğa özel mezarlık, devlet kuruluşlarında maneviyat rehberliği ve ordu veya kamu kantinlerinde yiyecek kurallarına uyulması haklarını tanıyor.


Yeterince ayırt edememekten dolayı günümüzde İslam’ın genel görüntüsünden ve incitici yorumundan muzdarip bu ülkede yaşayan müslümanlara da iyilik yapmıyoruz. Fundamentalist aşırıların beslendiği zeminden mahrum bırakılmalarını istemek, İslam ilahiyatından ve cemaatinden haklı olarak beklenmektedir, ancak bu tartışmanın tamamını kapsamaz. Ancak, yüzyıllardır Almanya’da devlet ve din arasında gelişen ilişkiyi değerlendirebilmek için şimdi İslam ile ilgili tartışmadan faydalanmalıyız. 21. yüzyılda dinin tamamen özel bir konu olmadığını anlatmalıyız ve aynı zamanda, her türlü dini uygulamanın seküler hukuk devletinde herkes için geçerli olan yasalara nasıl saygılı olması gerektiğini açıklığa kavuşturmalıyız. Bu aydınlatma, CDU gibi bir halk partisi için bir görev ve fırsattır ve bu konuda katılımda bulunmak isteyen herkese bir davettir.“


Bir tespit ve soru(n)lar

Bu taslak metinde de olduğu gibi genellikle yanlış kullanılan ifadelerden biri şu: „Tek İslam yoktur“ Esasında tek İslam, fakat farklı İslam yorumları, anlayışları, yaşayışları, algılayışları ve kavrayışları vardır.

Taslak metinde sıralanan taleplerin çoğunun açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Bu nedenle taslak metnin özünü oluşturan altı soruya, milletvekillerinin açıklık getirmeleri daha doğru olur. Bunun için soruları önce milletvekillerine yöneltiyorum.


1- „Kur’an’ın harfi harfine yorumu çağımıza uygun değil“ diyorsunuz. Sizin düşüncenize göre Kur’an nasıl yorumlanmalı?

2- „Kur’an-ı tarihi kontekst içinde gören ve günümüzde avrupai bağlamda yorumlayan bir İslam’ın taraftarları bizim desteğimize güvenmelidirler“ derken, ne tür yardımı kastediyorsunuz? Bu gayeye ulaşmak için şu anda yardım yapılıyor mu? Yapılıyorsa, hangi kuruluş veya şahıslara yapılıyor?

3- „Reformasyon“dan ne anlıyorsunuz? Size göre İslam’da nasıl bir reform yapılmalı ve bunu gerçekleştirecek dini otorite/makam kim(ler) olmalı?

4- Hangi müslüman çatı kuruluşları, Alman üniversitelerinde İslami Teoloji Kürsüleri’nin kurulmasına direniş gösteriyor?

5- „Alman İslam Konferansı’na katılan gruplar, burada yaşayan müslümanların sadece çok küçük bir azınlığını temsil eden teolojik değil, daha çok dini-siyasi muhataplardır. Bugüne kadar alternatif olmadığı için görüşmelerin, etkinliklerin ve devlet anlaşmalarının partnerleridirler“ şeklindeki ifadenizle alternatif çalışmalarınız olduğunu mu söylemek istiyorsunuz? Eğer öyleyse, yeni alteratif nasıl olmalıdır?

6- „Orta Avrupa’ya özgü şekillenen bir İslam için“ başlıklı taslak metniniz, Almanya gibi seküler bir hukuk devletinde politikacıların dine ve dini toplulukların ‚kendi davranış biçimini tayin etme hakkı‘na müdahele olarak değerlendirilebilir mi?


Milletvekilleri cevap verirlerse, hem cevabı hem de kendi görüşlerimi sizlerle paylaşacağım.


Ali Kılıçarslan

a.kilicarslan@web.de

twitter.com/KilicarslanA

facebook.com


1- cdu_2017: Für einen Islam mitteleuropäischer Prägung, 26. Februar 2015, von Serap Güler MdL, Günter Krings MdB, Thomas Kufen MdL, Jens Spahn MdB

 

http://www.cdu2017.de/fuer-einen-islam-mitteleuropaeischer-praegung/

Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
Magazinavrupa.com
© Copyright 2013 Magazinavrupa.com. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haberler alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
Kadına Şiddet
Anayasa Haberleri
Trafik Kazaları
Yerel Seçimler
SPOR
Galatasaray
Fenerbahçe
Basketbol Haberleri
Şampiyonlar Ligi
SİYASET
Recep T. Erdoğan
Devlet Bahçeli
Kemal Kılıçdaroğlu
AKP Haberleri
EĞİTİM
Eğitim Haberleri
Eğitim Bakanlığı
A.Ö.L.
Eğitim Portalı
DÜNYA
Avrupa Haberleri
Amerika Gündemi
Suriye İç Savaş
Almanya haberleri